Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Siyasi dayanışma mı, askeri ittifak mı?
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı, anlaşmanın bölgesel etkilerini ve diğer bölge ülkelerinin olası tutumlarını kaleme aldı.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar doğurabilecek yeni bir stratejik çerçeve ortaya koyuyor. Taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılacağını hükme bağlayan anlaşma, mevcut ikili savunma ilişkilerinin ötesine geçerek kolektif caydırıcılık anlayışına dayanıyor.
Ancak anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki askeri işbirliğinin geliştirilmesi şeklinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, uluslararası sistemdeki belirsizliğin derinleştiği, büyük güçlerin, özellikle de ABD’nin güvenlik taahhütlerinin daha seçici hale geldiği ve bölgesel çatışmaların birbirine eklemlendiği bir dönemin ürünüdür. Anlaşma, aynı zamanda orta büyüklükteki güçlerin değişen uluslararası düzene nasıl uyum sağlamaya çalıştıklarını, sahip oldukları farklı güç unsurlarını nasıl bir araya getirdiklerini ve stratejik hareket alanlarını nasıl genişlettiklerini ortaya koyuyor.
Anlaşmanın gerçek anlamını kavrayabilmek için meseleye düzen, güç, devlet kapasitesi ve stratejik özerklik üzerinden bakmak gerekir. Anlaşmayı ortaya çıkaran jeopolitik itici sebepler kadar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın farklı kapasitelerini nasıl ortak bir caydırıcılık çerçevesine dönüştüreceği de önem taşıyor. Dolayısıyla asıl soru anlaşma metninin ne söylediğinden çok, siyasi iradenin ne ölçüde kurumsal ve operasyonel bir kapasiteye dönüşeceğidir. Daha da önemlisi temel mesele, anlaşmanın ortaya koyduğu motivasyonun gerçek bir çatışma ve kriz ortamında test edilmesi halinde anlaşmanın nasıl operasyonel kılınacağıdır.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı ortaya çıkaran jeopolitik sebepler
Mekke Anlaşması’nın arkasındaki ilk önemli sebep, uluslararası güvenlik düzeninde giderek derinleşen belirsizliktir. ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığı ve bölgesel ortaklıkları devam ediyor ancak Washington’ın hangi kriz karşısında ne ölçüde ve ne kadar süreyle sorumluluk üstleneceği gün geçtikçe daha fazla sorgulanıyor. Büyük güç rekabetinin Asya-Pasifik’e doğru genişlemesi de Amerikan güvenlik politikasını daha seçici hale getiriyor. Bu nedenle Orta Doğu'daki bölgesel aktörler, kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda kalıyor. Avrupa'nın Rusya-Ukrayna Savaşı'nın neden olduğu güvenlik krizi sebebiyle yeni bir güvenlik ve savunma mimarisi kurma arayışına girmesi ile Orta Doğu’daki Mekke Anlaşması'nda bölgesel inisiyatiflerin ortaya çıkması benzer bir temele sahip.
Bu durum, bölge ülkelerinin ABD veya diğer büyük güçlerle kurdukları ilişkilerden tamamen uzaklaştıkları anlamına gelmiyor. Asıl eğilim, mevcut ittifakları korurken alternatif güvenlik kanalları oluşturmak, ortaklıkları çeşitlendirmek ve tek bir güvenlik sağlayıcısına aşırı bağımlılığı azaltmaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu açıdan bir kopuştan ziyade stratejik çeşitlendirme arayışının sonucu olarak görülmelidir.
İkinci önemli neden, Orta Doğu’daki çatışmaların giderek bölgeselleşmesidir. Gazze’de başlayan savaş, zamanla Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, İran ve Körfez güvenliğini içine alan daha geniş bir çatışma alanı ortaya çıkardı. Füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının yaygınlaşması, enerji tesislerinin hedef haline gelmesi ve deniz ticaret yollarına yönelik tehditler, güvenliğin artık yalnızca ulusal sınırlar içinde ele alınamayacağını gösterdi.
Bu yeni ortamda coğrafi uzaklık, tek başına güvenlik sağlamıyor. İran’dan veya Yemen’den fırlatılan bir füze, Körfez’deki enerji tesislerini hedef alabilirken Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bir kriz, Pakistan dahil çok daha geniş bir coğrafyanın enerji ve ticaret güvenliğini etkileyebiliyor. Doğu Akdeniz’de veya Suriye’de ortaya çıkan bir gerilim ise kısa sürede Türkiye’nin doğrudan güvenlik meselesine dönüşebiliyor. Hava ve füze savunması, deniz güvenliği, kritik altyapıların korunması, istihbarat paylaşımı ve siber kapasite, bu nedenle aynı güvenlik denkleminde buluşuyor.
Üçüncü neden, bölgede askeri güç kullanımının giderek daha az sınırlamaya tabi hale gelmesidir. İsrail ile İran arasındaki çatışma, yalnızca iki ülkeyi ilgilendiren bir rekabet olmaktan çıkarak bölge devletlerinin güvenliğini doğrudan etkileyen bir nitelik kazandı. İsrail’in askeri operasyonlarını genişleyen bir coğrafyaya taşıması, İran’ın füze ve İHA kapasitesini farklı sahalarda kullanması ve devlet dışı silahlı aktörlerin çatışmalara dahil olması, herhangi bir krizin kısa sürede sınır aşan bir savaşa dönüşme ihtimalini artırıyor.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a, İsrail’e veya başka bir ülkeye karşı kurulmuş bir blok şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Anlaşmanın arkasında çok daha geniş bir güvenlik kaygısı bulunuyor: Bölgedeki askeri tırmanmayı sınırlayabilecek mekanizmaların zayıflaması ve mevcut güvenlik garantilerinin yeni tehditler karşısında yetersiz kalması.
Anlaşmanın arkasında yatan dördüncü sebep ise savaşın teknolojik dönüşümüdür. Füze, seyir füzesi ve İHA teknolojilerinin yaygınlaşması, kritik altyapıları, enerji tesislerini ve şehirleri daha savunmasız hale getiriyor. Güçlü bir orduya sahip olmak, artık tek başına yeterli değil. Tehditleri önceden tespit edebilecek bir istihbarat ağına, katmanlı hava savunmasına, elektronik harp kapasitesine, kesintisiz lojistik desteğe ve sürdürülebilir bir savunma sanayisine ihtiyaç duyuluyor.
Bu ortam, orta büyüklükteki güçlerin önemini artırıyor. Orta ölçekli güçler, tek başlarına büyük güçlerin yerini alamaz, uluslararası sistemi yeniden kuramaz veya küresel güç dengesini bütünüyle değiştiremez ancak askeri, ekonomik, diplomatik ve teknolojik imkanlarını bir araya getirerek bölgesel düzenin şekillenmesinde daha etkili olabilirler. Orta büyüklükteki güçlerin kapasitesi, büyük güçlerle eşit olmalarından değil belirli alanlarda sonuç üretebilecek araçlara sahip olmalarından kaynaklanır.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından ortak hareket etmenin temel amacı, bir büyük güce karşı yeni bir denge kurmak değildir. Asıl hedef, stratejik seçenekleri çoğaltmak, kırılganlıkları azaltmak ve dış politika alanını genişletmektir. Her üç ülke de farklı ittifak ilişkilerine sahip olmakla birlikte, bölgesel güvenliğin yalnızca dışarıdan sağlanamayacağını görüyor.
Üç ülkenin uzun süredir geliştirdiği ikili ilişkiler de anlaşmanın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Suudi Arabistan-Pakistan savunma ilişkileri, Türkiye-Pakistan askeri işbirliği ve son yıllarda hız kazanan Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşması, üçlü çerçevenin siyasi ve askeri altyapısını hazırladı. Mekke Anlaşması, böylece daha önce ayrı kanallarda ilerleyen ilişkileri ortak bir stratejik zeminde buluşturdu.
Orta büyüklükteki güçler ve kolektif caydırıcılık
Mekke Anlaşması’nın en önemli özelliklerinden biri, farklı güç profillerine sahip üç orta büyüklükteki gücü aynı savunma çerçevesinde bir araya getirmesidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın dış politika öncelikleri her konuda örtüşmüyor ancak orta büyüklükte güç işbirliğinin ortaya çıkması için bütün konularda tam bir stratejik uyum gerekmez. Belirleyici olan, ortak tehdit alanlarının tanımlanması ve farklı kapasitelerin birbirini tamamlayacak şekilde kullanılabilmesidir.
Türkiye, gelişmiş savunma sanayisi, NATO içindeki konumu, geniş askeri kapasitesi ve farklı çatışma sahalarında kazandığı operasyonel tecrübeyle öne çıkıyor. Pakistan, büyük ordusu, köklü askeri kurumları, füze teknolojisi ve nükleer kapasitesiyle anlaşmaya stratejik derinlik kazandırıyor. Suudi Arabistan ise ekonomik kaynakları, enerji piyasalarındaki ağırlığı, stratejik coğrafyası ile Arap ve İslam dünyasındaki siyasi etkisiyle bu yapıyı tamamlıyor.
Üç ülkenin güç profilleri aynı değil ancak orta büyüklükteki güç işbirliğinin değeri de bu farklılıklardan kaynaklanıyor. Türkiye’nin savunma teknolojileri, Pakistan’ın askeri kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik kaynakları ortak projelerle birleştirilebilirse kapsamlı bir güvenlik ağı ortaya çıkabilir. Hava ve füze savunması, İHA teknolojileri, elektronik harp, ortak mühimmat üretimi, deniz güvenliği ve kritik altyapının korunması, bu işbirliğinin öncelikli alanları olabilir.
Anlaşmanın asıl önemi, bu farklı güç unsurlarını ortak bir caydırıcılık çerçevesinde buluşturmasında yatıyor. Taraflardan "birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılacak" olması, olası saldırgan açısından maliyet hesabını değiştirebilecek güçlü bir siyasi mesajdır. Bununla birlikte caydırıcılık, yalnızca askeri kapasiteye değil siyasi iradenin inandırıcılığına ve ortak hareket kabiliyetine de bağlıdır.
Bu nedenle siyasi irade tek başına yeterli olmayacaktır. Ortak tehdit değerlendirmesi, düzenli savunma bakanları toplantıları, istihbarat paylaşımı, müşterek tatbikatlar ve komuta-kontrol uyumu olmadan siyasi bir deklarasyonun gerçek bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi mümkün değildir. Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji paylaşımı, mühimmat stoklarının güçlendirilmesi ve bakım-onarım altyapısının geliştirilmesi de işbirliğinin sürdürülebilirliğini sağlayabilir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye açısından stratejik özerklik arayışının doğal bir uzantısıdır. Stratejik özerklik, mevcut ittifaklardan uzaklaşmak veya bütün dış bağlantılardan bağımsız hareket etmek anlamına gelmez. Esas mesele, ittifak ilişkilerini sürdürürken dış politika ve güvenlik alanındaki seçenekleri çoğaltabilmek, tek taraflı bağımlılığı azaltmak ve krizler karşısında hareket alanını koruyabilmektir.
Bu bağlamda, Ankara’nın NATO üyeliği ile Suudi Arabistan ve Pakistan’la geliştirdiği savunma işbirliği arasında zorunlu bir çelişki bulunmuyor. Türkiye, bir taraftan mevcut ittifak ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Körfez, Orta Doğu ve Güney Asya’daki stratejik derinliğini artırıyor. Bu yaklaşım, bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmaktan çok, tek taraflı bağımlılığı daha dengeli ve yapılandırılmış bir karşılıklı bağımlılık ilişkisine dönüştürmeyi amaçlıyor.
Olası karşı hamleler
Bununla birlikte anlaşmanın ortaya çıkardığı yeni durum, diğer bölgesel aktörlerin hesaplarını ve muhtemel karşı hamlelerini de tetikleyebilir. İsrail cephesinde anlaşmayı daha iddialı bir "Sünni eksenin" ortaya çıkışı olarak değerlendiren yaklaşımlar güç kazanabilir. Türkiye’nin askeri kapasitesi, Pakistan’ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan’ın ekonomik imkanlarının aynı çerçevede buluşması, Tel Aviv açısından yakından izlenmesi gereken bir gelişmedir.
Ancak İsrail’i anlaşmanın temel nedeni olarak göstermek doğru değildir. Suudi Arabistan’ın asıl kaygısı, giderek karmaşıklaşan güvenlik ortamında kendi imkanlarıyla ne ölçüde dayanabileceğidir. İran’ın askeri kapasitesi, Husilerin saldırıları, enerji altyapısının kırılganlığı ve Amerikan güvenlik taahhütleriyle ilgili belirsizlikler, Riyad’ı ilave stratejik derinlik arayışına yöneltiyor. Türkiye ve Pakistan, bu noktada İsrail’e karşı kurulacak bir cephenin üyelerinden çok, Suudi Arabistan’ın güvenlik seçeneklerini çeşitlendiren iki önemli ortak olarak görülmelidir.
Bu nedenle anlaşma, Suudi Arabistan ile İsrail arasında gelecekteki normalleşme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Riyad’ın savunma ortaklıkları ile İsrail’le ilişkilerin geleceği bağlantılı olsa da farklı kanallarda ilerleyebilir. İsrail’in Filistin meselesinde ciddi ve inandırıcı bir siyasi açılım yapması halinde Suudi Arabistan’ın normalleşme seçeneğini yeniden değerlendirmesi mümkündür. Bu bağlamda anlaşma, bu hesabı ortadan kaldırmıyor fakat Riyad’ın hem İsrail hem de ABD karşısındaki müzakere kapasitesini güçlendiriyor.
İsrail’in muhtemel karşı hamlesi, anlaşmayla doğrudan çatışmaya girmekten ziyade yeni yapının sınırlarını daraltmak olabilir. Tel Aviv, Washington nezdinde Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü sınırlamaya, Suudi Arabistan’la doğrudan güvenlik ilişkilerini güçlendirmeye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere mevcut ortaklarıyla askeri ve teknolojik işbirliğini derinleştirmeye çalışabilir. Pakistan’ın nükleer kapasitesinin anlaşmanın kapsamına girip girmediğine ilişkin tartışmalar da uluslararası baskı oluşturmak için kullanılabilir. Tel Aviv açısından bir başka hat ise Hindistan ile ilişkilerini derinleştirmesidir. Yeni Delhi’nin Pakistan’a ve Türkiye’ye yönelik yaklaşımı da söz konusu anlaşmadan sonra yeni bir noktaya taşınabilir. Bu noktada Hindistan’dan Türkiye’ye yönelik Doğu Akdeniz ölçekli bir hamle gelmesi de olasıdır.
İran, anlaşmaya nasıl bakabilir?
İran ise anlaşmayı İsrail’den daha ciddi bir stratejik gelişme olarak değerlendirebilir. Verilen ilk tepkiler de bunu doğrular nitelikte. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istemiyor. Her üç ülkenin de Tahran’la sürdürmesi gereken ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri bulunuyor ancak İran açısından belirleyici olan, üç ülkenin bugünkü niyetlerinden çok gelecekte birlikte üretebilecekleri ortak kapasitedir. Üç büyük bölgesel aktör arasında düzenli askeri koordinasyon kurulması, Tahran’ın uzun süredir yararlandığı parçalı bölgesel güvenlik yapısını değiştirebilir.
İran’ın ilk tepkisi, muhtemelen anlaşmayı açıkça karşısına almak yerine üç ülke arasındaki farklılıklardan yararlanmak olacaktır. Tahran, Türkiye ile sınır güvenliği, ticaret, enerji ve Suriye; Pakistan ile Belucistan ve sınır güvenliği; Suudi Arabistan ile Körfez istikrarı ve diplomatik normalleşme üzerinden ayrı ilişkiler geliştirebilir. Böylece üçlü yapının ortak bir İran politikası oluşturmasını engellemeye çalışabilir.
İran’ın kullanabileceği ikinci araç ise asimetrik baskı kapasitesidir. Husiler üzerinden Suudi Arabistan’a yönelik baskının artırılması, Irak ve Suriye’deki silahlı gruplar aracılığıyla Türkiye’nin çıkarlarının hedef alınması veya Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nda gerilimin yükseltilmesi, anlaşmanın dayanıklılığını test edebilir. Tahran’ın amacı, doğrudan geniş çaplı bir savaş başlatmaktan çok, tarafların bir saldırı karşısında ne ölçüde birlikte hareket edeceğini görmek olabilir.
Anlaşmanın gerçek sınaması da bu noktada ortaya çıkacaktır. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, Türkiye veya Pakistan’ın doğrudan askeri desteğini beraberinde getirecek mi? Suudi Arabistan tarafından kullanılan Türk yapımı bir platformun vurulması, Türkiye’ye yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek mi? Daha önemlisi, İran’ın olası bir Amerikan saldırısına karşılık Suudi petrol tesislerini hedef alması halinde Ankara ve İslamabad, nasıl bir tutum izleyecek? İran’a yönelik Amerikan ve İsrail askeri baskısının devam etmesi, bu anlamda kırılgan bir yapısal çerçeve oluşturuyor.
ABD'nin tepkisi ne olur?
ABD’nin yaklaşımı ise bütünüyle olumsuz olmayabilir. Riyad’ın güvenliği için yalnızca Washington’a dayanmak istememesi, Amerikan etkisinin göreli olarak azalmasına işaret ediyor. Bununla birlikte bölgesel ortakların kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmesi, uzun süredir dile getirilen bir Amerikan beklentisidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bölgesel istikrara katkı sağlayan bir savunma kapasitesi oluşturması, ABD’nin askeri yükünü azaltabilir.
Washington açısından temel mesele, yeni yapının Amerikan çıkarlarıyla ne ölçüde uyumlu olacağıdır. Anlaşma, İran’ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ve sürdürülebilir bir bölgesel düzen oluşturursa ABD tarafından desteklenebilir. Buna karşılık yapı, Washington’dan bağımsız bir siyasi bloka dönüşür, Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa Amerikan yaklaşımı değişebilir. Bu durumda ABD, silah sistemlerinin kullanım şartları, teknoloji transferi ve istihbarat paylaşımı üzerinden üç ülkenin hareket alanını sınırlamaya çalışabilir.
Körfez güvenliğinde yeni rekabet mi?
BAE de anlaşmayı yakından takip edecektir. Abu Dabi, Türkiye’nin Körfez güvenliğinde daha görünür bir rol üstlenmesini kendi bölgesel etkisi bakımından ihtiyatla değerlendirebilir. Türkiye-BAE ilişkilerinde son yıllarda önemli bir normalleşme yaşanmış olsa da Körfez güvenliğinde artan Türk askeri etkisi, yeni bir rekabet alanı oluşturabilir.
Mekke Anlaşması, bu açıdan iki farklı sonuç üretebilir. Savunma amaçlı, şeffaf ve bölgesel istikrarı destekleyen bir yapıya dönüşürse daha geniş bir güvenlik diyaloğunun önünü açabilir. Tam da bu noktada söz konusu anlaşmanın bölgenin diğer ülkeleri tarafından cazip bir güç ve çekim merkezine dönüşme ihtimali de bulunmaktadır. Buna karşılık anlaşma, bölge içinde İran, İsrail veya BAE tarafından dışlayıcı bir blok olarak algılanırsa ve bölge dışından Hindistan gibi ülkeler nezdinde tehdit olarak okunursa yeni dengeleme girişimlerini, silahlanmayı ve karşı ittifak arayışlarını hızlandırabilir. Bu nedenle anlaşmanın askeri boyutu kadar diplomatik yönetimi de önem taşıyor.
Bölgesel güvenlik mimarisi inşa ediliyor
Sonuç olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması, henüz tamamlanmış bir askeri ittifaktan ziyade inşa edilmeye açık bir stratejik çerçeve olarak görülmelidir. Anlaşmanın etkisini imza töreninin siyasi sembolizmden öte, önümüzdeki dönemde oluşturulacak kurumsal ve operasyonel kapasite belirleyecektir. Ortak savunma ilkesinin hangi tehditleri kapsadığı, karar mekanizmalarının nasıl işleyeceği ve tarafların hangi somut yükümlülükleri üstleneceği, temel sorular olmaya devam ediyor. Öte yandan bir süredir tecrübe edilen kriz yönetme kapasitesi, söz konusu üçlü mekanizma ile yeni ve sağlam bir çerçeveye kavuşturulursa sürdürülebilir ve kapsayıcı bir bölgesel çerçeveye dönüşebilir. Bu nedenle anlaşmanın en büyük sınaması, düşük maliyetli siyasi dayanışma döneminde değil taraflardan birinin saldırıya uğradığı ve diğerlerinin ciddi askeri maliyet üstlenmek zorunda kaldığı anda yaşanacaktır.
Her şeye rağmen Mekke Anlaşması, bölgesel güvenlik düzenindeki daha kapsamlı bir değişime işaret ediyor. Büyük güçlerin taahhütlerinin daha seçici hale geldiği, savaşların bölgeselleştiği ve askeri teknolojilerin tehdit alanını genişlettiği bir ortamda bölgesel güçler daha fazla sorumluluk üstleniyor ve kolektif bir caydırıcılık mimarisi inşa etmek için tarihi bir adım atıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın attığı adım da bu yeni eğilimin bir parçasıdır.
[Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörüdür.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak:Anadolu Ajansı

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.