Ahmet Hasdemir
ADALETTE REFERANS
Bir baro başkanı, bir televizyon programının canlı yayında, hâkim ve savcı olmak isteyen avukatlara referans olduklarını, bakanlıklarla görüştüklerini ve bu konuda kendilerine ayrıcalık tanındığını anlatıyor. Kendi açıklamasına göre, iki yıllık görev süresinde yaklaşık 70 avukatın hâkim ve savcı olmasına aracılık etmişler.
İnsan duyduğuna inanmak istemiyor. Bir hiciv metni ya da yapay zekâyla üretilmiş bir kurgu sanıyor. Oysa kamuoyuna yansıyan bu sözler, savunmanın bağımsızlığını temsil etmesi gereken bir makamdan geliyor ve ülkenin adalet anlayışına dair ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Bir ülkede hâkim ve savcı adaylarının önünü açan şey liyakat değil de referanssa, orada adalet daha kurulmadan yara almış demektir.
Takıldığım yer, bir baro başkanının bakanlıklarla görüşmesi değil; bu görüşmelerin yargı kadrolarına erişimde bir ayrıcalık sağladığı izlenimini doğurmasıdır. Aslında hâkim ve savcıların seçimi, kişisel ilişkilerin değil, bilgi, emek ve nesnel ölçütlerin konusu olmalıdır.
Bu sözlerden hareketle kimsenin hukuka aykırı biçimde göreve getirildiğini söyleyemeyiz. Ancak yargı gibi güvenin hayati önem taşıdığı bir alanda, kullanılan ifadelerin doğuracağı soru işaretlerini de görmezden gelemeyiz. Adalet, yalnızca doğru karar vermekle değil, o kararları verecek insanların hangi ölçütlerle seçildiğine duyulan güvenle de ilgilidir.
Şimdi Anadolu'nun bir köyünde, kasabasında ya da şehrin kenar mahallesinde yaşayan bir aileyi düşünün. Çocuğunu okutabilmek için yıllarca fedakârlık yapan bir anne babayı… Kimi tarlasından kazandığını, kimi alın teriyle elde ettiği maaşını evladının eğitimi için harcıyor. Genç, yıllarca ders çalışıyor, sınavlara giriyor, geleceğini kurabilmek için mücadele ediyor. Elinde diploması, bilgisi ve emeği var. Bir de hak ederek bir yere gelme umudu…
Peki, bütün bunların karşısına bir referans ihtimali çıkarsa ne olacak?
O gence ne diyeceğiz? Daha çok çalış, kendini yetiştir, hakkını kazan mı? Yoksa bütün bunların yanına bir de seni bir yerlere tavsiye edecek birini bulmayı mı ekleyeceğiz?
İşte asıl sorun burada başlıyor. Bir gencin geleceğini belirleyen şey, yıllarca verdiği emek değil de kimin telefonuna cevap verdiği olursa yalnızca o gencin hakkı yenmez. Çalışmanın, dürüstlüğün ve hak ederek yükselmenin değerine de darbe vurulur.
Bunun bedelini yalnızca bugünün gençleri ödemez. Emeğine güvenini kaybeden, geleceğini başka ülkelerde aramaya başlayan her genç, ülkemizin yarınlarından da bir şeyler götürür. Zaten yurt dışına göçün sürdüğü bir dönemde, gençlerin kendi ülkelerinde emeklerinin karşılığını alamayacaklarına inanmaları, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir sorundur. İnsanlar yalnızca geçim sıkıntısı yüzünden değil, önlerinde adil fırsatlar bulunmadığını düşündüklerinde de umutsuzluğa kapılırlar.
Bu konu sadece hâkim ve savcı adaylarıyla da sınırlı değil. Kamuda işe alımlardan mülakatlara, sınavlardan yükselme süreçlerine kadar aynı endişe yıllardır karşımızda duruyor. İnsanlar, hak ettikleri yere gelebilmek için ne kadar çalışmaları gerektiğini biliyor; fakat bazen kime ulaşmaları gerektiğini de düşünmek zorunda kaldıklarına inanıyorlar.
Bir toplum için bundan daha ağır bir güvensizlik olabilir mi?
Çoklu baro sistemi tartışılırken çoğulculuk ve demokratik temsil kavramları öne çıkarılmıştı. Ancak hangi sistem benimsenirse benimsensin, baroların temel sorumluluğu değişmez: Hukukun üstünlüğünü ve savunmanın bağımsızlığını korumak. Bir baro başkanının başarısı da kaç kişiye referans olduğu üzerinden değil, hukukun ve mesleğin bağımsızlığına ne kattığı üzerinden değerlendirilmelidir.
Ne yazık ki her yeni tartışma, toplumun vicdanında biriken sorulara yenilerini ekliyor. Dün şaşırdığımız olaylara bugün daha az şaşırıyoruz. Bir süre konuşuyor, tepki gösteriyor, sonra başka bir gündemin peşine düşüyoruz. Böyle böyle yanlışın sınırları genişliyor, kabul edilemez olan da sıradanlaşıyor.
En tehlikelisi de insanların haksızlığa uğramaktan çok, haksızlığın zaten kaçınılmaz olduğuna inanmaya başlamasıdır. Çünkü insanlar emeklerinin karşılığını alabileceklerine dair umutlarını kaybettiklerinde, yalnızca bugünden değil, gelecekten de vazgeçmeye başlarlar.
Kimsenin tanıdığı olmadığı için geride kalmadığı, kimsenin yakınlığı sayesinde öne geçmediği, insanların hak ettikleri yere emekleriyle gelebildiği bir ülke istiyorum. Gençlerin geleceklerini kurarken birilerinin kapısını çalmak zorunda hissedip hissetmeyeceklerini değil, kendilerini ne kadar geliştireceklerini düşündükleri bir ülke…
Çünkü devlet, vatandaşına yalnızca hizmet sunan bir yapı değildir; aynı zamanda hakkaniyet duygusunun güvencesidir. İnsanlar devletin herkese eşit davrandığına inandıkları sürece zorluklara katlanır, emek verir ve geleceğe umutla bakar. Bu güven sarsıldığında ise kaybedilen yalnızca adalete duyulan inanç olmaz; toplumu bir arada tutan ortak vicdan da yara alır.
Adalet, güçlülerin birbirine açtığı kapılarda değil, hiç kimsenin tanıdığı olmadığı için kapıda kalmadığı bir düzende anlam kazanır.
Ülkem için dua ediyorum. Allah, evladını okutmak için ömrünü tüketen anne babaların emeklerini boşa çıkarmasın. Alın teriyle bir yerlere gelmeye çalışan gençlerimizin umutlarını korusun. Ülkemizi de haksızlığın normalleştiği, ayrıcalığın emeğin önüne geçtiği bir anlayıştan muhafaza etsin
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.