Bir zamanlar küçük bir kasabada, aynı okulda çalışan üç öğretmen varmış. Hepsi alanında başarılı, öğrenciler tarafından sevilen insanlarmış; ama kasabada onları asıl meşhur eden şey, ders anlatma tarzları değil, huysuz eşleriymiş.
Matematik öğretmeni Kemal Bey’in eşi sabahları kimseyle konuşmaz, kahvesi tam kıvamında olmazsa bütün gün söylenirmiş. Kemal Bey her sabah okula biraz erken gelir, öğretmenler odasında derin bir “oh” çeker, sonra tahtaya rakamları sanki terapi yapıyormuş gibi yazarmış.
Türkçe öğretmeni Nermin Hanım’ın eşi ise her şeye itiraz edermiş: yemeğin tuzuna, havanın sıcaklığına, hatta dizilerdeki karakterlerin kaderine bile. Nermin Hanım bu yüzden derste atasözlerini anlatırken özellikle “sabır” ve “tatlı dil” konularına uzun uzun değinirmiş.
Tarih öğretmeni Cemal Bey’in eşi huysuzluğunu sessizlikle gösterirmiş. Günlerce tek kelime etmez, bakışıyla konuşurmuş. Cemal Bey de tarihteki büyük barış anlaşmalarını anlatırken öğrencilerine hep şunu söylermiş:
“Bazen bir savaşı kazanmak değil, doğru zamanda susmak önemlidir.”
Bir gün okulda bir seminer düzenlenmiş: “Öğretmenlerde stres yönetimi.” Üç öğretmen de katılmış. Konuşmacı, stresle başa çıkmanın en iyi yolunun paylaşmak olduğunu söyleyince, öğretmenler birbirlerine bakıp gülmüşler. O gün öğretmenler odasında ilk kez uzun uzun dertleşmişler.
Zamanla fark etmişler ki, eşlerinin huysuzluğu onları daha sabırlı, daha anlayışlı ve öğrencilerine karşı daha şefkatli yapmış. Kasabada hâlâ “huysuz hocalar” diye anılsalar da, aslında herkes onların en zor şartlarda bile gülümsemeyi bilen insanlar olduğunu bilirmiş.
Ve belki de en güzel ders buydu:
Hayat bazen zorlar, ama iyi niyetle bakınca her huysuzluğun ardında öğretici bir hikâye vardır.
...
*İktibas edilmiştir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.