Mert Adil
Evliliklerdeki Yalnızlık
Akşam olmuş. Yemek yenmiş, mutfak toplanmış. Biri koltuğun bir ucunda, diğeri öbür ucunda. Televizyon açık. Gün içinde faturalar konuşulmuş, marketten alınacaklar hatırlatılmış, yarının işleri planlanmış. Ama biri bugün neye üzüldüğünü anlatamamış. Diğeri günlerdir neye kaygılandığını söylememiş.
Dışarıdan bakınca her şey yerli yerindedir. İçeride ise insanın boğazına takılan bir cümle vardır:
“Birlikte yaşıyoruz ama ben kendimi çok yalnız hissediyorum.”
Evlilikte yalnızlığı anlatmak bazen yalnız yaşamaktan daha zordur. Çünkü yanınızda biri vardır. Aynı sofraya oturur, aynı odada uyursunuz. Böyle olunca kendi duygunuzdan bile şüphe edebilirsiniz: “Acaba fazla mı şey bekliyorum?”
Oysa insan bazen büyük bir sürpriz beklemez. Anlattığı şeyin dinlenmesini, yüzündeki durgunluğun fark edilmesini ister. “Neyin var?” sorusunun, cevabını dinlemeye vakit ayrılarak sorulmasını bekler.
Bazen insan eşini özler; eşi hemen yanındayken.
Bu uzaklık her zaman büyük bir kırılmayla başlamaz. “Şimdi sırası mı?”, “Yine aynı konu mu?”, “Bunu da kafana takma” gibi küçük karşılıkların arasında büyüyebilir. Anlatılan bir sıkıntının hemen öğütle karşılanması, bir kırgınlığın abartı sayılması, konuşmanın sürekli ertelenmesi… Zamanla kişi hangi konuların karşılık bulmadığını öğrenir.
Önce daha çok anlatmaya çalışır. Sonra sitem eder. Belki sesini yükseltir. Sonunda susar.
Evde tartışmalar azaldığında her şeyin düzeldiği düşünülebilir. Oysa bazen sessizlik, huzurdan değil, konuşmanın bir şeyi değiştireceğine dair umudun azalmasından doğar.
David Burns, Birlikte İyi Hissetmek kitabında ele aldığı yaklaşımda, ilişkide yalnızca karşı tarafın yanlışlarına odaklanmak yerine kendi tepkilerimizin iletişimi nasıl etkilediğine de bakmamızı ister. Bu bakış, bütün suçu üstlenmek değildir. Bir konuşmada yakınlaşmayı isterken farkında olmadan uzaklığı nasıl artırabildiğimizi görmektir.
Örneğin eşiniz, “Artık beni dinlemiyorsun” dediğinde aklınıza hemen onu dinlediğiniz zamanlar gelebilir. “Daha dün bir saat seni dinledim” diye karşılık verebilirsiniz. Söylediğiniz doğru da olabilir. Fakat konuşma o anda onun yalnızlığından çıkar, sizin suçsuzluğunuzun ispatına dönüşür.
Burns’ün iletişim yaklaşımındaki önemli adımlardan biri, eleştirinin içinde gerçekten katılabildiğimiz bir doğruluk payını bulmaktır. Karşıdakinin duygusunu anlamaya çalışmak, merakla soru sormak ve kendi duygularımızı açıkça ifade etmek de bu yaklaşımın parçalarıdır.
Bunun günlük hayattaki karşılığı şöyle olabilir:
“Son zamanlarda sen konuşurken telefonla ilgilendiğim oldu. Bunun sana önemsenmediğini hissettirmiş olabileceğini görüyorum. En çok ne zaman böyle hissettin?”
Bu cümle her sorunu çözmez. Fakat konuşmanın devam edebileceği bir alan açar.
Yalnızlığını anlatan kişinin de ihtiyacını mümkün olduğunca görünür kılması önemlidir. “Sen zaten sadece kendini düşünürsün” cümlesi yerine, “Akşamları yalnızca yapılacak işleri konuştuğumuzda sana uzak hissediyorum. Biraz da birbirimizin nasıl olduğunu konuşmayı özledim” demek, karşıdakine somut bir ihtiyaç anlatır.
Bazen de yakınlaşmanın önünde şu beklenti durur: “Beni seviyorsa söylemeden anlamalı.”
Kendiliğinden fark edilmek elbette kıymetlidir. Ancak eşimizin her ihtiyacımızı sezmesini beklemek, ikimizi de sessiz bir sınavın içine sokabilir. İhtiyacımızı söylemek, gösterilecek ilginin değerini ortadan kaldırmaz. Asıl belirleyici olan, söyledikten sonra bunun nasıl karşılandığıdır.
Elbette ilişkiyi sürdürme çabası tek kişinin görevi değildir. Biri sürekli anlatıyor, dinliyor, onarıyor; diğeri sürekli küçümsüyor veya konuşmayı reddediyorsa, mesele yalnızca doğru cümleyi bulmak değildir. Yakınlık, iki kişinin de birbirinin yaşantısını ciddiye almasını gerektirir.
Bugün eşinize “Günün nasıl geçti?” diye sorduğunuzda cevabı biraz daha dinleyebilirsiniz. Hemen çözüm bulmadan, kendi gününüze geçmeden, savunmaya hazırlanmadan. Belki uzun zamandır sormadığınız bir soruya yer açabilirsiniz:
“Son zamanlarda yanında olamadığımı hissettiğin bir an var mı?”
Cevabı duymak kolay olmayabilir. Fakat birbirimize yeniden yaklaşmak, bazen duymayı beklemediğimiz bir şeyi dinlemekle başlar.
Çünkü aynı evde yaşamak, birbirimizin hayatında yer almaya devam ettiğimiz anlamına gelmez. Bunun için birbirimize hâlâ dönüp bakmamız gerekir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.