KAYGILI İNSANLARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ

Gün bitmiştir. Yapılması gereken işlerin önemli bir kısmı tamamlanmış, eve gelinmiş, koltuğa oturulmuştur. Fakat zihindeki mesai devam eder: “Daha fazlasını yapmalıydım. O konuşmada yanlış anlaşılmamalıydım. Yarın her şeye yetişmeliyim.”

Bazen insanı yoran, gün boyunca yaptıklarından çok, kendisinden bir türlü yeterli bulmadığı beklentileridir. Dinlenirken bile eksiklerini düşünen biri için koltuğa oturmak, gerçekten dinlenmek anlamına gelmeyebilir.

Kaygı yaşayan herkes aynı özellikleri taşımaz. Ancak kaygıya eşlik edebilen bazı ortak eğilimler vardır: Belirsizliğe dayanmakta zorlanmak, hata ihtimalini büyütmek, sürekli kontrol etmek, başkalarının memnuniyetinden fazla sorumluluk duymak… Bu eğilimlerin arkasında bazen benzer bir dil çalışır: “Olmalı, yapmalıyım, asla olmamalı.”

“Her zaman güçlü olmalıyım.”

“Herkesi memnun etmeliyim.”

“Bir işe başladıysam kusursuz yapmalıyım.”

Bu cümleler kulağa disiplinli bir insanın ilkeleri gibi gelebilir. Fakat asıl mesele, cümlenin görünmeyen devamındadır. “Başarılı olmalıyım” diyen kişi, içinden “Başaramazsam değersizim” diye tamamlıyor olabilir. “Kimseyi kırmamalıyım” düşüncesinin arkasında, “Birini üzersem kötü bir insan olurum” hükmü bulunabilir.

Böyle olduğunda günlük hayat, yalnızca sorumlulukların yerine getirildiği bir alan olmaktan çıkar; kişinin kendi değerini sürekli kanıtlamak zorunda hissettiği bir sınava dönüşür.

Bir sunumda cümlesini unutan kişiyi düşünelim. Yaşanan olay, konuşmanın kısa süreli aksamasıdır. “Bir dahaki sefere not hazırlayabilirim” demek, düzeltilebilecek bir noktaya işaret eder. Fakat “Bunu yapmamalıydım, herkes yetersiz olduğumu anladı” düşüncesi, o anı kişinin bütün yeterliliği hakkında verilmiş bir karara çevirebilir.

İşte burada insan iki yük taşımaya başlar. Birincisi yaşadığı aksaklık, ikincisi bu aksaklık nedeniyle kendisine yönelttiği ağır yargıdır. Bazen olay geride kalır; kişinin kendisiyle hesaplaşması günlerce sürer.

Bu katı kurallar yalnızca kendimize yönelmez. İlişkilerimizde de karşımıza çıkar.

“Beni seviyorsa neye üzüldüğümü anlamalı.”

“İhtiyacımı söylememe gerek kalmadan fark etmeli.”

“Elimden geleni yaptıysam beni hayal kırıklığına uğratmamalı.”

Anlaşılmayı, düşünülmeyi ve karşılık görmeyi istemek doğaldır. Ancak bu istekler söylenmemiş bir mecburiyete dönüştüğünde, ilişkide görünmeyen sınavlar başlayabilir. Bir kişi bekler, diğeri ne beklendiğini bilmez. Ardından “Ben söyleyeceksem ne anlamı var?” kırgınlığı gelir.

Oysa ihtiyacı açıkça ifade etmek, onun değerini azaltmaz. “Zor bir gün geçirdim, biraz dinlenmeye ve beni dinlemene ihtiyacım var” diyebilmek, karşı tarafa ulaşılabilir bir yol gösterir. Elbette bu, incitici davranışlara katlanmak anlamına gelmez. İnsan hem beklentilerini açıkça dile getirebilir hem de kendisini koruyan sınırlar koyabilir.

Bazen aynı zorunluluk dili hayatın kendisine yönelir: “Bu kadar emek verdiysem sonuç iyi olmalı. İşler planladığım gibi gitmeli. Böyle bir şey benim başıma gelmemeliydi.”

Emeklerimizin karşılığını istemekte yanlış bir şey yoktur. Ancak emek, her zaman istediğimiz sonucu garanti etmez. Bu gerçekle karşılaşmak zaten üzücüdür. Bir de “Bunun başka türlü olmasına dayanamam” diye düşündüğümüzde, yaşadığımız hayal kırıklığına çaresizlik eklenebilir.

Kaygı arttıkça kişi daha çok düşünerek, daha fazla hazırlanarak veya her ayrıntıyı kontrol ederek güvence sağlamaya çalışabilir. Mesajını defalarca düzenler, bir karar vermeden önce herkesin fikrini sorar, yeterince hazır hissetmediği için başlamayı erteler. Kısa süreli rahatlama getiren bu davranışlar, zamanla belirsizliğe kendi başına dayanabileceğini görmesini zorlaştırabilir.

Peki, kendimize koyduğumuz bu kuralları esnetirsek sorumsuz mu oluruz?

Özen göstermek için kendimizi değersizlikle tehdit etmek zorunda değiliz. “İyi yapmak istiyorum ve bunun için hazırlanacağım” cümlesi de sorumluluk taşır. Üstelik bir aksaklık olduğunda düzeltmeye devam edebilmek için alan bırakır.

Burada yalnızca kelime değiştirmekten söz etmiyoruz. “Başarılı olmalıyım” yerine “Başarılı olmak isterim” deyip içimizden hâlâ “Olmazsam bir hiçim” diye geçiriyorsak baskı sürer. Asıl soru şudur: “İstediğim şey gerçekleşmediğinde, kendim hakkında neye hükmediyorum?”

Bir hata, gerçekten bütünüyle yetersiz olduğumuz anlamına mı gelir? Birinin bize kırılması, mutlaka yanlış yaptığımızı mı gösterir? Planın bozulması, elimizden hiçbir şey gelmeyeceği anlamına mı gelir?

Bu sorular, yaşadığımız güçlüğü inkâr etmeden kendimize daha gerçekçi yaklaşmamızı sağlayabilir. Küçük, gündelik denemeler de bu yaklaşımı destekleyebilir: Bir işi tekrar tekrar düzeltmeden yeterli düzeyde tamamlamak, bir ihtiyacı ima etmek yerine söylemek, küçük bir kararı bütün ihtimallerden emin olmadan vermek…

Kaygı uzun süredir uykuyu, ilişkileri veya günlük yaşamı belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak değerlidir. Ancak başlangıç için bugün kendi iç konuşmamıza kulak verebiliriz.

Kendimize ne kadar sık “yapmalısın” diyoruz? Peki, koşullarımızı, sınırlarımızı ve ihtiyaçlarımızı ne kadar hesaba katıyoruz?

İnsanın kendisinden beklentileri olabilir. Fakat kendi değerini, bu beklentilerin her gün eksiksiz karşılanmasına bağlamak ağır bir yüktür.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mert Adil Arşivi