Kasım DEMİR
Aziz Hocam… Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA
İstanbul’un soğuk bir günüydü. Biraz hava almak ve biraz da moda tabirle kafayı dağıtmak için tramvayla bizimkilerle Eminönü sahiline gittik. Denizi, martıları ve balıkçıları seyrettik, bolca balık kokladık. Üşüdüğümüzü anlayınca geri dönmek üzere kendimizi tramvaya attık.
Yanımda bizim hatun, kızım ve torunum da vardı. Ağzına kadar dolu olan tramvayın bir köşesine sıkıştık. Hareket saatini bekleyen tramvay, her dakika biraz daha kalabalıklaşıyordu. Yanımızdaki insanları rahatsız etmemek ve onlara dokunmamak için azami gayret sarf ederken; kalabalığın içerisine bana siması tanıdık gelen bir ihtiyar daldı.
Daldı diyorum, çünkü o kadar kalabalığın içerisine girip yer bulmak biraz sportmenlik gerektiriyordu ve bu da onda fazlasıyla vardı. Dikkatimi o tarafa teksif edince ak sakallı, nur yüzlü, renkli gözlü bu ihtiyarı hemen tanıdım.
Bu aziz hocam Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma idi. Hocaların hocası. Erzurum'dan Sakarya'ya ve oradan yurtdışına kadar binlerce öğrencinin, yüzlerce hocanın hocası. İstanbul ayazında hareket etmek üzere olan Eminönü-Alibeyköy tramvayına adeta koşarak gelip bir köşede kendisine ayakta yer tutmuştu. Hemen kalabalığı hoyratça yararak yanına yaklaşıp ellerine sarıldım. Öptürmedi.
- Hocam dedim, boynumu bükerek; bendeniz Kasım,1970’li yıllarda Erzurum İmam-Hatip Okulunda İslâm Tarihi dersimize gelmiştiniz.
Öyle miii, dedi safiyâne.
O anda tramvay bir sarsıldı, ben sendeleyince hemen elimden tuttu. Yüzü gibi elleri de sıcacıktı. Yaşına rağmen hayli de güçlüydü.
Ben, "Koskoca Hocaların Hocası ayakta yolculuk yapıyor, ne kadar ayıp" diye aklımdan geçiriyordum ki bayağı ilerden orta yaşlı bir karı koca yerlerinden kalkıp "Hocam buraya buyrun" diyerek yer gösterdiler. Kalabalığı yararak boşaltılan yere oturduk.

Ve artık yıllar sonra hocamla yan yanaydık.
Biz eski talebelerdeniz arkadaş. Büyüklerimizin hele hele çok sevdiğiniz bir hocanın yanında sere serpe oturamazsınız. Onlara saygılı davranmak zorundasınız. O, oturmadan siz oturamazsınız. Ondan izinsiz konuşamazsınız.
El pençe divan durmak diye bir şey duydunuz mu? Aynen öyle. Biz hocalarımızın ve büyüklerimizin yanında şimdiki çocuklar gibi davranış gösteremez aksi halde en ağır şekilde azarlanır, bazen de fiziki tacirlere uğrardık.
Bu hocam 6 tane yabancı dil biliyor, 50’ye yakın yayınlanmış kitabı var. Kim bilir kaç tane yetiştirdiği öğretmen, asistan, doktor, doçent ve profesör öğrencisi var. Konferans ve makalelerinin sayısını kendisi dahil kimse bilemez. Adam bu hocanın yanında saygısızlık yapmaya utanır. Sonra Hocam tıpkı gençliğinde olduğu gibi İslam Davasının korkusuz bir neferi hâlâ. Hem alim, hem fazıl, hem arif, hem mücahit ve hem de muharrir. Daha başka bilemediğimiz sıfatlarla muttasıf aziz ve kıymetli bir hocamız. Bir efsane.
Hocamız, Erzurum İmam-Hatip Okulunda İslâm Tarihi dersimize yanılmıyorsam 1973 veya 1974 yılında gelmişti. 52-53 sene olmuş. Aman Allah'ım yarım asırdan fazla olmuş. O zamanlar 30’lu yaşlarda, yerinde duramayan bir araştırmacıydı. Bize yakın tarihimizden o zamana kadar duymadığımız şeyler anlatıyor, kahraman bildiğimiz bazı tarihi şahsiyetler hakkında anlatılan yalanların doğrusunu belgeleriyle ispat ediyordu.
Hiç unutmam; Dünya çapında bir ilim adamı olan Pakistan asıllı merhum Muhammed Hamidullah Hoca Erzurum'a gelmişti. Onu bir konferans vermek üzere okulumuza getirdi. Onun Fransızca yaptığı konuşmayı hocam bize tane tane tercüme etmişti.
Bunları düşünerek ve hem de saygıda kusur etmemeye çalışarak bir müddet sohbet ettik. İneceği yere gelince;
- “Yarın Beyan Yayınlarına gel, sana kitap vereyim” dedi. Kaçırır mıyım hiç? Ertesi gün doğru Beyan Yayınlarının Vilayetin karşısında olan bürosuna damladım. Biraz sonra hocam teşrif buyurdu. Orada yayınevi sahibi arif ve nazik bir büyüğümüz olan Ali Kemal Temizer Bey ve Hocamla sohbeti koyulaştırdık. Yalnız Hocam kısa bir müddet önce Cudi Dağında dostlarıyla gezinirken düşmüş ve omuzunu incitmiş. Allah şifalar versin. Buna rağmen neşesini ve hareket kabiliyetini kaybetmemiş, neşeli ve şakacı.
Orada "Kahraman Çorumlu" bir kardeşimizin demlediği tavşan kanı çayı yudumlarken yapılan sohbetten fevkalâde bir lezzet aldım. Bu ortamın bitmesini hiç istemedim. Amma ve lakin her şeyin bir sonu var ve o zaman da geldi.

Hocamdan istemeden ayrılırken tramvayda söylediği gibi bir kitabını imzalayarak fakire takdim etti. Kitabın adı "Dağların Sırrı" Şöyle bir göz attım; hocam dünyanın çeşitli köşelerindeki 29 adet dağı bizzat gezerek her dağ için ayrı ayrı intibalarını yazmış. Kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. İslam Tarihçisi tarafından bir coğrafya ve seyahat konusu olan dağlar, böyle güzel nasıl anlatılır. Dördüncü baskısı yapılan bu kitabı dostlarıma tavsiye ederim.
Biz, rahata alışanlar kısa bir müddet için gittiğimiz İstanbul'un kalabalığına ve karmaşasına tahammül edemiyoruz. Ben de havanın soğuğundan evden çıkamamaktan, gönlümce gezememekten şikâyet ederken işte böyle güzel tevafuklar da olunca keyiften dört köşe oluyoruz.
Bu güzel günleri ömrüm oldukça unutamam. Ömrün uzun olsun aziz hocam…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.