Ahmet Hasdemir
DÜŞMAN SAVAŞÇI: BATININ KORKU VE NEFRET DÖNGÜSÜ
Son zamanlarda okuduğum iki kitap, Batı dünyasının –özellikle de Amerika’nın– maskesini adeta bir tokat gibi yüzüme çarptı. İlki, Almanya doğumlu Türk vatandaşı Murat Kurnaz’ın otobiyografisi Hayatımın Beş Yılı (Guantánamo’da Masum Bir Adam); diğeri ise İngiltere vatandaşı Moazzam Begg’in anıları Düşman Savaşçı: (Bir İngiliz Müslümanın Guantánamo Anıları). Bu iki eser, sanki birbirini tamamlamak, eksik kalan parçaları birleştirmek için yazılmış gibi. İkisi de 11 Eylül sonrası "terörle mücadele" maskesi altında inşa edilen ABD’nin Guantánamo cehenneminin kapılarını aralıyor.
Kitapları okuduktan sonra şunu bir kez daha net anladım: Bu kitaplar sadece bireysel trajedileri anlatmıyor; vahşi ve barbar bir devletin, mazlum Müslümanları ve onların zayıf düşürülmüş devletlerini nasıl sistematik bir şekilde ezdiğini, korku ve nefreti nasıl kurumsallaştırdığını gözler önüne seriyor.
Murat Kurnaz’ın hikâyesi gerçekten sarsıcı. Dini eğitim için Pakistan’a giden genç bir adam, "ödül avcıları" tarafından para karşılığı ABD’ye satılıyor. Beş yıl boyunca Guantánamo’da elektroşoklar, su işkenceleri, uzun süre hücre cezaları ve aç bırakılmalarla cezalandırılıyor, insanlıktan çıkarılıyor. Ortada ne bir suç var ne de bir delil. "Müslüman" olması ve "yanlış zamanda yanlış yerde" bulunması, hayatının çalınması için yeterli görülüyor.
Moazzam Begg’in hikâyesi ise bu sarsıcı tabloyu tamamlıyor: İngiltere’den Afganistan’a insani yardım için gitmiş bir adam, bir gece yarısı ailesinin gözleri önünde derdest ediliyor. Üç yıl boyunca cinsel tacizden insan onurunu yok eden infazlara, kutsal değerlerine yapılan hakaretlere kadar her türlü zulme maruz kalıyor.
Moazzam Begg’i Guantánamo’da ziyaret eden Müslüman olmayan İngiliz kadın avukat, belki de kitabın en çarpıcı figürlerinden biri. Yıllarca hücrede tutulan Begg’e dış dünyadan haber getiren nadir ziyaretçilerden biridir o. Zulmün boyutunu gördükçe öfkesi kabaran bu avukat, din, dil, ırk ayrımı yapmadan masumların çektiği acıyı detaylıca anlatıyor ve şu çarpıcı tespiti yapıyor: “ABD’de daima siyahlardan nefret ederler fakat asla onlardan korkmazlar. Soğuk savaş boyunca Sovyetlerden korktular ama asla onlardan nefret etmediler. Ama ABD, İslam dünyasından hem korkuyor hem de nefret ediyor.”
Bu ifade, her iki kitabın da ana temasını en net biçimde ortaya koyuyor. Tarihsel bir perspektifle bakarsak; Amerika, Soğuk Savaş’ta Sovyetlerden (Ruslardan) korkmuştu ama onlara “dişli bir rakip” olarak saygı duymuştu. Siyah Amerikalılara karşı tarihsel bir nefret beslemişti ama onları bir “dış tehdit” olarak görmediği için korkmamıştı. Ancak Müslümanlar söz konusu olduğunda bu iki duygu çok şiddetli birleşiyor: Terör paranoyasından beslenen bir korku ve kültürel aşağılamadan beslenen bir nefret! İşte bu zehirli karışım, Guantánamo gibi bir hukuksuzluk canavarının doğmasına neden oluyor ve sahipsiz Müslümanlar, “potansiyel terörist” etiketiyle insanlıktan çıkarılıyor.
Bu döngü bir hata değil, kasıtlı bir strateji. ABD'nin devasa savunma bütçesini meşrulaştırmak ve iç politikasında kitleleri konsolide etmek için her zaman bir "öcüye" ihtiyacı var. Kimin yaptığı hâlâ belli olmayan 11 Eylül, bu ihtiyacı karşılayan bir kırılma noktası oldu. Medya, Hollywood ve siyasetçiler el birliğiyle Müslümanları ‘barbar’ olarak resmetti; sonuç sayısı belirsiz karartılmış hayatlar ve dünyanın her yanına uzanan gizli işkence ağları.
İşin en ironik ve umut verici tarafı ise, Moazzam Begg’i yılmazca savunan Müslüman olmayan İngiliz kadın avukatın varlığı. Zulmü gördükçe öfkelenen, masum bir yabancı için konforunu riske atan böylesi hukukçular, bize şunu gösteriyor: Zulmün dini, milliyeti yoktur; adalet hiçbir inancın tekelinde olamaz.
Aynı korku ve nefret döngüsü, bugün Venezuela’da da kendini gösteriyor. Bir zamanlar Latin Amerika’nın en zengin ülkelerinden biri olan Venezuela, sosyalist politikalar, yolsuzluk ve dış müdahaleler sonucu derin bir krize sürüklendi. 2024 seçimlerinde muhalefetin adayı açık ara kazandığı halde Nicolás Maduro zafer ilan etti; uluslararası gözlemciler sahteciliği belgeledi, milyonlarca Venezuelalı sokaklara döküldü. Yıllarca süren yaptırımlar ekonomiyi çökertti, halkı açlığa mahkûm etti. Ve işte tam da 2026’nın ilk günlerinde, ABD’nin "terörle mücadele" ve "narko-terörizm" gerekçesiyle başlattığı askeri operasyon: Ülkenin kritik noktalarına yapılan hava saldırıları, Maduro’nun özel kuvvetlerce yakalanıp ABD’ye götürülmesi, Trump’ın "ülkeyi biz yöneteceğiz" açıklaması... Petrol rezervlerini "kurtarma" ve "geçiş süreci" adı altında açık bir işgal girişimi. Bu, Guantánamo’daki hukuksuzlukların devlet ölçeğinde tekrarı değil mi? Zayıf bir ülkeyi "tehdit" olarak etiketleyip ezmek, kaynaklarını ele geçirmek için her yolu mubah görmek.
2026 yılına girerken bile bu karanlık miras farklı coğrafyalarda canlı kalmaya devam ediyor. En yakınımızda Gazze’de yaşanan dram ve uygulanan katliamlar, Venezuela’daki işgal girişimi ve bilmediğimiz nice yerlerde aynı ezme ve yok sayma mekanizmaları acımasızca işliyor. İkiyüzlü Batı, ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ nutukları atarken bu zulmün ortağı olmanın utancını nasıl taşıyor? İnanılır gibi değil.
Bu iki kitaptaki sarsıcı gerçekler ve son yaşananlar bir kez daha gösteriyor ki: Bu yalnızca güçsüzlerin çilesi değil, tüm insanlığın kolektif utancıdır. Asıl ‘düşman savaşçı’, korku ve nefret politikalarını üreten bu sistemin ta kendisidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.