Ahmet Hasdemir
SİYASETİN ETİKETİ Mİ, ÖZÜ MÜ?
Son zamanlarda siyasete dair yaptığım okumalar ve kendi iç muhasebem beni temel bir soruya götürdü: Siyaseti tanımlayan ve değerli kılan şey onun ismi mi, yoksa dayandığı ahlaki zemin mi?
Bir yanda “İslamcılık” adı altında yürütülen ideolojik tartışmalar, diğer yanda insanlığın en kadim ihtiyacı olan adalet arayışı... Bu iki kavramı yan yana koyduğumda, meselenin aslında kavramlardan ve etiketlerden çok daha derin olduğunu fark ediyorum.
Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz’ın “İslamcılık mı, Müslümanca Siyaset mi?” başlıklı makalesini dikkatle okudum. Yazıda dile getirilen yaklaşım oldukça çarpıcıydı: “İslam’ı siyasi bir ideolojiye indirgemek, onu bir “izm” kalıbına hapsetmektir. Oysa bu, evrensel olanı daraltmak, hatta sınırlandırmaktır. "Müslümanca siyaset" ise bir tabeladan ya da sistem adından ibaret değildir; istişareyi, liyakati, merhameti ve her şeyin üzerinde "hakkaniyeti" merkeze alan bir yönetim ahlakıdır.”
Bu noktada zihnim, daha önce kaleme aldığım ADALET yazısına gitti. Bir Cuma hutbesinde dinlediğim o ilke hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi asla adaletsizliğe sevk etmesin.” Adalet, sadece haklıyı korumak değil; duygularınıza, hatta öfkenize rağmen doğruyu ayakta tutabilmektir.
Bugün geldiğimiz noktada açıkça görülüyor ki, mesele devlete hangi ismin verildiği değil; o devleti yönetenlerin ellerindeki teraziyi ne kadar hassas tutabildiğidir.
Nitekim Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu yapı, bunun en somut ve en özgün örneğidir. O gün kurulan düzen, herhangi bir inancın "etiketiyle" tanımlanmamış; aksine farklı inançları ve kimlikleri kapsayan bir "Medine Şehir Devleti" sözleşmesiyle inşa edilmiştir. Bu, dışlayıcı değil, kuşatıcı bir yaklaşımın; yönetimde ayrımcılığı değil, birlikte yaşama ahlakını esas alan bir duruşun ifadesidir.
Bu anlayışta insan, inancına veya kimliğine göre değil, "insan olduğu için" değerlidir. Siyaseti bir kimlik mücadelesine dönüştürdüğümüz anda ise adalet zedelenmeye başlar. “Bizden olanlar” ve “olmayanlar” şeklinde kurulan her ayrım, toplumsal huzuru biraz daha aşındırır. Oysa gerçek adalet taraf tutmaz, denge kurar.
Hilafet, cumhuriyet, demokrasi ya da başka bir yönetim biçimi... Bunların her biri beşeri yapılardır. Asıl belirleyici olan ise bu yapıların hangi temel değerler üzerine yükseldiğidir. Eğer bir düzende yoksulun hakkı gözetilmiyor, ehliyet ve liyakat yerine sadakat öne çıkıyor ve hukuk sadece söylemde kalıyorsa, sistemin isminin ne olduğunun bir önemi kalmaz.
Velhasıl, artık etiketler üzerinden yürütülen tartışmaların bir faydası yok. Asıl ihtiyaç; adaleti, merhameti ve ortak aklı merkeze alan bir yönetim anlayışını hayata geçirmektir. Çünkü adaletin olmadığı yerde ne huzur olur ne de bereket.
Devletlerin bekası, tabelalarına kazınan isimlere değil, terazilerinde tarttıkları adaletin ağırlığına bağlıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.