Ahmet Hasdemir
GEÇ KALAN DEVLET, YORGUN OKUL, YALNIZ ÇOCUK
Bu ülkede sorunları konuşmayı çok severiz… Ama çözümü, uygulamayı hep erteleriz. Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yaşananlar sıradan bir hadise değildir. Bu, yıllardır biriken ihmallerin, görmezden gelinen çatlakların ansızın çöküşüdür. Bir katil çocuk, öğrencilerine kalkan olan bir öğretmen, serseri kurşunlara hedef olan sekiz masum arkadaş… Ülkeyi sarsan bir olay... Hepimizi derinden yaralayan, o okul koridorlarında yankılanan çığlıklarla vicdanlarımızı sorgulatan bir trajedi…
Ancak asıl mesele, bu sarsıntının yarattığı toz duman dağıldığında ne yapacağımız. Eğer biz buna sadece 'acı bir olay' deyip, bir kınama metniyle sorumluluğu üzerimizden atarsak; o zaman bu trajediyi sadece bir haber bülteni malzemesi haline getiririz. Oysa bu olay, yıllardır çürüyen, çatlayan ve artık 'imdat' diye bağıran bir sistemin son çığlığıdır. Eğer bu çığlığı sadece 'olay' diye kodlayıp geçersek, yarın başka bir okulda, başka bir çocukta yeniden karşımıza çıkacağını da kabullenmiş oluruz.
Bizde bir şeyler olduktan sonra “tedbir” akla gelir. Yangın olur, yönetmelik konuşulur. Yolsuzluk patlar, denetim akla gelir. Eğitim çöker, rapor yazarız. Okul basılır, güvenlik konuşuruz. Oysa asıl soru şudur: Bu çocuklar ne zamandır bağırıyordu da biz duymadık?
Eylem planlarımız şahane. “Milli, yerli, değer odaklı nesil” diyoruz; “erdem, ahlak, sorumluluk” diyoruz. Ama sahaya bakınca başka bir manzara var: Rehberlik servisleri yetersiz, öğretmenler yorgun, okul yönetimi yalnız, veli baskısı had safhada, disiplin mekanizması çökmüş. Kimse sorumluluk almak istemiyor. “Sen yap”, “o baksın”, “şube halleder” derken bir çocuğun hayatı dosya aralarında kayboluyor.
Muallimlik; tahtanın önüne geçip sadece bilgi aktarmak değil, bir ruhun inşasına tanıklık etmek, bir çocuğun yarınına rehberlik etmektir. Bizim kültürümüzde bu, bir 'emanet' makamıdır. Ancak bugün biz; öğretmeni bu kutsal emanet bilincinden koparıp, sistemin tüm yükünü tek başına sırtlanmak zorunda kalan bir sorumluluk hamalına dönüştürdük.
Okulda hem psikolog, hem güvenlik görevlisi, hem veli, hem de müfredat yarışçısı olması beklenen bir öğretmenden söz ediyoruz. Sınıfta en az otuz farklı öğrencinin gürültüsüyle, sınav takviminin baskısıyla, not girme telaşıyla nefes almaya çalışan o öğretmenin; arka sırada sessizce yanan, içine kapanan, 'imdat' diye bağıran çocuğu fark etmesini bekliyoruz. Oysa sistem, öğretmenin gözlerini öğrencinin gönlüne değil, 'not defterine' dikmeye zorluyor. Ve o çocuk, sistemin gözünden düştüğünde, biz sonucu yine öğretmene soruyoruz. Oysa fark edilemeyen o çocuk, aslında sistemin görmezden geldiği bir haykırıştır.
Her çocuğu aynı akademik kalıba sokmak, sistemin en büyük yanılgılarından biridir. Endüstriyel bir tornadan parça çıkarır gibi, her zihnin aynı hızda işlemesini bekliyoruz. Sınıflar; başarısız damgası yemiş, ruhen okuldan kopmuş 'görünmez' kalabalıklarla dolu. Biz bu çocukları zorla aynı kalıba sokmaya çalışıyoruz. Oysa kalıba sığmayan o genç, derin bir değersizlik hissiyle ya içine kapanıyor ya da patlıyor. Biz onları eğitmiyoruz; potansiyellerine küstürüp sistemin dışına itiyoruz.
Okullardaki denge artık evde bozuluyor. Çocuğunu “kutsallaştıran”, her hatasını örtmeye çalışan ve öğretmeni bir hizmet sağlayıcıya indirgeyen veli profili hızla yayılıyor. Çocuk, evden getirdiği bu “dokunulmazlık zırhıyla” sınıfa girdiğinde öğretmen artık bir rehber değil, şikâyet edilecek bir figüre dönüşüyor. Yönetim veliden çekiniyor, öğretmen yalnızlaşıyor. Unutmayalım: Yalnız öğretmen zayıf okul demektir. Zayıf okul sahipsiz çocuk demektir. Sahipsiz çocuk ise, yaşadığımız gibi felakettir.
“Milli Eğitim” lafla olmaz. Çocuğun zihnine değil kalbine dokunmakla olur. Onu sadece sınava değil, hayata hazırlamakla olur. Çözüm var mı? Elbette. Ama televizyon ekranlarında değil, sahada. Rehberlik sistemi kâğıt üzerinde değil, fiilen işlemeli. Öğretmen korunmalı, otoritesi güçlendirilmeli. Okul, sadece ders anlatılan bir yer değil; sporla, sanatla, faaliyetle çocuğun bağ kurduğu bir yuva olmalı.
En acı gerçek şu: Büyük felaketler bir anda olmaz. Uzun süre görmezden gelinen küçük sorunların birikmesiyle olur. Biz o sorunları yıllarca görmedik. Şimdi karşımıza büyük acılar olarak çıkıyor. Eğer hâlâ rapor yazmaya, sorumluluğu devretmeye, sorunu halının altına süpürmeye devam edersek; bugün bizi sarsan bu acılar yarın sıradanlaşır. Asıl tehlike işte o zaman başlar. Çünkü bir toplum, acıya alıştığı gün çözümü de unutur.
Vakit; geç kalan devleti harekete geçirme, yorgun okulu yeniden ayağa kaldırma ve yalnız çocuğu o uçurumun kenarından çekip alma vaktidir. Eğer bugün bu üçlü yapıyı onarmazsak; yarın, yaşadığımız bu trajediyi mumla arayacağımız bir karanlığın içinde buluruz kendimizi. Çünkü toplumlar, çocuklarını yalnız bıraktıkları gün, aslında kendi geleceklerini de yalnızlığa mahkûm ederler.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.