Ahmet Hasdemir
ŞAHSİYET Mİ, TESLİMİYET Mİ?
Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir cenazede, bir tarikat mensubuyla sohbet etme fırsatım oldu. Bağlı olduğu şeyhinden büyük bir hayranlıkla, onun manevi derinliğinden ve çevresi üzerindeki tesirinden söz etti. Sohbetin sonunda şöyle dedi: “Bunu anlamak için o ocağın içinde olmak gerekir.”
Ben de sadece tebessüm ederek: “Nasip…” dedim.
Samimi bir sohbetti ama beni bir anda tam 42 yıl öncesine, Şırnak’ta askerlik yaptığım günlerime götürdü. Hafta sonları bazen gezmek için Cizre’ye giderdik. Bir gün, tarikat mensubu bir asker arkadaşım, oradaki şeyhini ziyaret etmek istediğini söyledi ve beni de davet etti. Kabul ettim ama ardından öyle bir tembih listesi başladı ki, doğrusu gitmekten vazgeçmeyi bile düşündüm: Hiç konuşmayacaksın, ayakta duracaksın, yüzüne bakmayacaksın, sofraya hemen oturmayacaksın… Ve daha neler… Sanki bir insanı değil, yeryüzüne inmiş ulaşılmaz bir makamı ziyaret edecektik.“Beni yalnız bırakm,” deyince kırmadım, gittim.
Gittiğimiz yer Cizre merkezde büyük bir evdi. İçeri girdik. Bize, şeyh efendinin kahvaltıda olduğu söylendi. Az sonra da haber geldi: “Buyursun gelsinler, efendimiz birlikte kahvaltı yapmak istiyor.” Ben ne kadar sakinsem, arkadaşım o kadar tedirgindi. Odaya girdiğimizde, yer sofrasında tek başına oturan bir zat bizi güler yüzle karşıladı: “Buyurun, buyurun asker ağalar…” dedi.
Arkadaşımın gözleri yerdeydi, adeta donup kalmıştı. Ben şeyhe baktım, o da bana. Yanındaki minderi gösterip “Hadi, gelsene,” dedi. Davete uydum, gidip yanına oturdum, arkadaşımda yanıma oturdu. O sabah, o zat-ı muhteremle son derece doğal, samimi ve insani bir kahvaltı yaptık. Halimizi, hatırımızı sordu, cevap verdim; karşılıklı sohbet ettik. Yanımdaki arkadaşım ise kahvaltı boyunca beni dirseğiyle, diziyle uyarmaya devam etti. Bana göre sıradan bir sohbetti ama arkadaşımın gözünde büyük bir saygısızlıktı bu. Oysa karşımızda, misafirini baş tacı eden, rahat ve içten gönlü geniş bir Anadolu büyüğü vardı. Kahvaltı bittiğinde izin istedik. Yüzünde sıcak bir tebessümle, bizi kapıya kadar geçirip yeniden davet etti; “memnuniyetle” diyerek ayrıldık.
Dışarı çıktığımızda arkadaşım bana epey söylendi. Güya edepsizlik etmiş, şeyhin yanına oturup sofrasına ortak olmuştum. Oysa ben her şeyi ev sahibinin davetiyle yapmıştım.
O gün çok net bir gerçeği gördüm: Bazen hayatı zorlaştıran liderler değil, onları erişilmez kılan bağlılarıdır.
Şeyh efendinin kendisinde bize yansıyan en ufak bir mesafe koyma durumu yoktu; ama müridin zihninde, onu insanüstü bir yere konumlandıran tuhaf bir barikat vardı. Ve işte o barikat, anlayış bana her zaman uzak geldi.
Sonraki yıllarda bu tablonun sadece dini yapılarda değil, siyasette ve ideolojilerde de birebir yaşandığına şahit oldum. Bir lidere duyulan hayranlık, zamanla mutlak bir teslimiyete dönüşüyor. Bir rehbere bağlılık, düşünmeyi askıya almaya evriliyor. Sorgulamak ayıp, itiraz ise sadakatsizlik sayılıyor.
Oysa insanın aklını ve iradesini bir başkasına devretmesi, kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır. Cemaat olmak, sürü olmak demek değildir. Gerçek cemaat veya nitelikli bir topluluk; şahsiyetlerin silindiği değil, aksine güçlendiği yerdir. İnsan bir yapının içinde yer alabilir ama şahsiyetini kaybetmemelidir. İstişare edebilir ama iradesini teslim etmemelidir. Saygı duyabilir ama sorgulamayı bırakmamalıdır.
Bugün dönüp o Cizre sabahını hatırladığımda, şeyhin güler yüzünden çok, müridin o korku dolu, tedirgin yüzünü hatırlıyorum. Mesele tam da bu düğümde gizli: İnsan genellikle liderlerin doğrudan baskısıyla değil; onlara düşünmeden, körü körüne teslim olanların yarattığı boğucu iklim yüzünden özgürlüğünü kaybeder. Şahsiyetini koruyabilenler ise, kalabalıklar içinde bile kendi vicdanlarının sesiyle yürümeye devam eder.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.