Ahmet Hasdemir
DÜŞÜNMEYEN VE AKLETMEYEN COĞRAFYA
Ortadoğu’yu anlamak için bazen sadece orayı okumak yetmez; orayı hem içeriden duyan hem de dışarıdan bir mesafeyle görebilen bir zihne kulak vermek gerekir. Kitaplarını beğenerek okuduğum yazarlardan Amin Maalouf’un üç eserini temel alarak bu yazıyı yazıyorum.
Maalouf, Lübnan’da doğmuş, ailesi yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamış bir Doğu Akdeniz entelektüelidir. Hristiyandır. Gençliğini Lübnan’da geçirmiş, iç savaş yıllarında Fransa’ya yerleşmiş ve bugün hayatını Paris’te sürdürmektedir. Onu önemli kılan şey yalnızca roman yazması değil; Doğu’nun hafızasını ve Batı’nın zihniyetini içeriden tanıyarak geçmiş ile bugünü güçlü bir düşünce hattı içinde birbirine bağlayabilmesidir.
Örneğin “Semerkant” romanının bir bölümünde İran’ın 19. yüzyılda Rusya ve İngiltere arasında nasıl bir satranç tahtasına dönüştüğünü anlatır. Büyük güçlerin rekabeti içinde bir imparatorluğun nasıl parçalandığını, toplumun nasıl bir kaosa sürüklendiğini görürüz. Ama satır aralarında şu gerçek de hissedilir: Dış müdahaleler kadar, içerideki dağınıklık da bir toplumu savunmasız bırakır.
“Arapların Gözünden Haçlı Seferleri” ise daha da çarpıcıdır. Bu kitapta Maalouf, Haçlı seferlerini Batılı tarih kitaplarının anlattığı gibi değil; bölge halkının gözünden, Arap tarihçilerinin kayıtlarına dayanarak anlatır. Kitabın en önemli tespitlerinden biri şudur:
Haçlıların başarısı kendi güçlerinden çok, Müslüman dünyasının parçalanmışlığından kaynaklanmıştır.
O dönemde bölgede birbirleriyle rekabet eden güçler vardı:
Selçuklular…
Fatımiler…
Yerel emirlikler…
Mezhep rekabetleri…
Şehirler birbirine yardım etmiyordu.
Hatta bazı Müslüman emirler, rakiplerine karşı Haçlılarla ittifak bile yapabiliyordu.
Bu parçalanmış yapı Haçlıların bölgede kalıcı olmasını kolaylaştırdı.
Kitaptan çıkarılan en önemli jeopolitik derslerden biri de şudur:
Anadolu güçlü olduğunda Haçlı orduları Doğu’ya geçemedi.
Anadolu zayıf olduğunda Kudüs savunmasız kaldı.
Bu yüzden Anadolu tarih boyunca bu coğrafyanın kilit noktası olmuştur.
Maalouf’un sayfalarında görülen gerçek şudur:
Haçlı orduları yalnızca askerî güç değildi, aynı zamanda bir zihniyet taşıyordu.
Bu zihniyetin merkezinde şu düşünce vardı:
Doğu, yönlendirilmesi ve kontrol edilmesi gereken bir coğrafyadır.
Yüzyıllar geçti.
İmparatorluklar yıkıldı, yeni devletler kuruldu, sınırlar değişti.
Ama zihniyet değişti mi?
Bugün dünya siyasetinde gördüğümüz bazı çelişkiler bu soruyu yeniden sormamıza neden oluyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri dünyanın birçok bölgesinde kendisini “barışın savunucusu” olarak konumlandırır. Avrupa’da çoğu zaman diplomasi ve ittifak dili kullanır. Uzak Doğu’da denge politikaları yürütür. Latin Amerika’da yumuşak güç araçlarını devreye sokar. Fakat mesele Müslüman coğrafyalarına geldiğinde tablo birden değişir. Burada güvercin değil, şahin görünür. Korku ve nefretini gizlemez; çoğu zaman doğrudan saldırı diline başvurur.
Önce Afganistan…
Ardından Irak…
Sonra Lübnan, Suriye ve Gazze…
Şimdi de İran...
Yirmi birinci yüzyılın başından itibaren bu coğrafyalar bombaların, işgallerin ve vekâlet savaşlarının sahnesi hâline geldi. Şehirler yıkıldı. Devletler çöktü. Milyonlarca insan hayatını kaybetti ya da yurtlarından edildi. Bütün bunlar yapılırken kullanılan dil çoğu zaman aynıydı: “Güvenlik, Demokrasi, Terörle mücadele.”
Ama Ortadoğu sokaklarında yaşayan insanların hafızasında kalan gerçek bambaşkadır:
Yıkılmış şehirler…
Parçalanmış hayatlar…
Ve bitmeyen acılar…
Bugün İran üzerindeki baskı da aynı tarihsel gerilimin yeni bir halkası olarak karşımıza çıkıyor. Dün bu coğrafyayı işgal etmeye gelen güç Roma merkezli Haçlı dünyasıydı. Bugün ise küresel siyasetin merkezinde aynı zihniyetin yeni gücü olarak Amerika Birleşik Devletleri duruyor.
Aktörler değişti. Ama güç ilişkilerinin mantığı neredeyse hiç değişmedi.
Fakat burada asıl sorulması gereken başka bir soru vardır:
Biz neden hâlâ aynı hataları tekrar ediyoruz?
Kutsal kitabımız Kuran’da defalarca tekrar edilen bir uyarı vardır:
“Hiç akletmez misiniz?”
Bu soru yalnızca bireylere değil, toplumlara da yöneltilmiş bir sorudur.
Bugün Müslüman dünyasının en büyük problemi belki de tam burada ortaya çıkıyor.
Biz hâlâ geçmişimizin ihtişamını konuşuyoruz. Gelecek için ne inşa ediyoruz?
Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler” kitabında çok önemli bir düşünce vardır:
Toplumlar kimliklerini bir sığınak hâline getirdiklerinde ufukları daralır; ufku daralan toplumlar ise medeniyet değil, yalnızca korku üretir.
Geçmişle övünmek kolaydır.
Geleceği şekillendirmek, kurmak zordur.
Bugün Müslüman dünyasının birçok yerinde gördüğümüz tablo şudur:
Eleştiri çoktur.
Şikâyet çoktur.
Komplo anlatıları çoktur.
Ama bilimsel çalışma, üretim azdır.
Kurumsal güç zayıftır.
Ortak akıl yetersizdir.
Ve biz düşünmeyi, akletmeyi ihmal ettikçe başkalarının sert gücü bu coğrafyadan hiç ayrılmadı.
Tarih bunu defalarca gösterdi.
Haçlı seferlerinde de…
Sömürge döneminde de…
Günümüz emperyal rekabetinde de…
Bugün İran’da yaşananları bu gözle takip ediyor ve derin bir hüzün duyuyorum. Çünkü o bombalar yalnızca bir ülkenin üzerine düşmüyor.
O bombalar aslında düşünmeyen, akletmeyen ve parçalanmış bir coğrafyanın üzerine, yani bizim üzerimize düşüyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.