Ahmet Hasdemir
SAVUNMA SANAYİ
Bulunduğumuz coğrafyada yaşanan savaşlar bize artık tek bir gerçeği haykırıyor: Yeni nesil savaşlarda cephe hattı artık sınırda değil, ülkelerin kalbinde kuruluyor. Artık zaferler toprağı kazanmakla değil, kritik altyapıları tek bir vuruşta devreden çıkarmakla ölçülüyor. Eğer stratejik gücünüzü coğrafyanın derinliklerine dağıtmak yerine dar bir çemberin içine hapsediyorsanız, aslında en büyük silahınızı en kolay hedef haline getiriyorsunuz demektir.
Yıllardır gururla büyüttüğümüz savunma sanayimiz bugün küresel ölçekte söz sahibi bir noktaya ulaştı. İnsansız hava araçlarından akıllı mühimmatlara, yazılım altyapısından elektronik harp sistemlerine kadar önemli bir kapasite inşa ettik. Ancak bu başarı hikâyesinin içinde göz ardı ettiğimiz kritik bir zaaf var: Merkezde kümeleşme.
Savunma sanayimizin büyük bölümü hâlâ Ankara merkezli bir bürokratik çemberin içinde ve bir kısmı da İstanbul’un sanayi hatlarının etrafında kümelenmiş durumda. Bu durum ilk bakışta verimlilik, koordinasyon ve hız avantajı sağlıyor gibi görünse de aslında stratejik açıdan ciddi bir kırılganlık üretiyor. Çünkü modern savaşta hedefler artık cephe hattında değil, üretim merkezlerindedir.
İran’da yaşananlar bu gerçeği çarpıcı şekilde ortaya koydu. Yıllar içinde büyük yatırımlarla kurulan askeri üretim tesisleri, merkezi ve bilinen konumları nedeniyle nokta operasyonlarla birer birer devre dışı bırakıldı. Üretim bandınız ne kadar ileri teknolojiye sahip olursa olsun, eğer coğrafi olarak yayılmamışsanız, o teknoloji bir avantaj olmaktan çıkıp zafiyete dönüşür.
Bugün daha çok Ankara üzerine kurulu savunma sanayi yapımız, olası bir kriz anında ciddi bir risk barındırmaktadır. Bu şehrin lojistik hatlarının kesintiye uğraması, enerji ve iletişim altyapısının hedef alınması, sadece üretimi değil, karar alma mekanizmalarını da felç edebilir. Bu durum, tabiri caizse sistemin “beyin ölümüdür.”
Gerçek strateji, gücü merkezileştirmek değil; sürdürülebilir kılmaktır. Savunma sanayisinin beyni Ankara’da olabilir. Ancak elleri, ayakları ve refleksleri Anadolu’nun derinliklerine yayılmak zorundadır. Tarih boyunca büyük devletler, kritik üretim ve yönetim yapılarını tek bir noktaya sıkıştırmamış, davul zurnayla herkese duyurmamış, aksine sır gibi saklamış, üretimi de dağıtarak güvence altına almıştır. Bugünün savaş doktrinleri de aynı şeyi söylüyor: Dağınık yapı, hayatta kalma şansını artırır.
İşte bu 'dağınık ve dirençli' yapının en güvenli limanı, Anadolu’nun kalbinde bir mühür gibi duran Sivas’tır. Sivas, sadece coğrafi bir sığınak değil; geniş arazisi, düşük yoğunluklu yerleşimi ve sunduğu stratejik derinlikle milli savunma sistemimizin hayati bir parçası olmaya adaydır. Tarihin her döneminde 'güvenli arka bahçe' olan bu şehir, kriz anında sistemin durmasını engelleyecek o hayati 'Lojistik Kale' işlevini görebilecek potansiyele sahiptir.
Ancak acı olan şudur ki; bu topraklarda filizlenen, gelişme yolunda olan yerli girişimlerimiz ya Ankara’nın çekim gücüne kapılıp göç ediyor ya da gerekli stratejik destekten mahrum bırakıldığı için sessizce kapanıyor. Şehrin geleceğini omuzlaması gereken seçilmişlerin ve kamu idarecilerinin bu erimeye sadece birer 'seyirci' olarak kalması ise asıl güvenlik zafiyetimizdir. Anadolu’yu savunmanın kalesi yapmak yerine, onu sadece bir izleyici koltuğuna mahkûm etmek, sadece şehre değil, ülkenin savunma vizyonuna da ihanettir.
Günümüzün güvenlik anlayışı, yer altı üretim merkezlerini, dağ içi tesisleri ve dağıtılmış dijital altyapıları zorunlu kılmaktadır. Eğer kritik üretim hatları yerin altına alınmaz, yazılım merkezleri farklı coğrafyalara bölünmez ve enerji bağımsızlığı sağlanmazsa; en gelişmiş sistemler bile birkaç hassas darbe ile işlevsiz hale getirilebilir. Bu nedenle Anadolu’ya yayılmayan bir savunma sanayi, sadece ekonomik bir eksiklik değil, doğrudan bir milli güvenlik açığıdır.
Devletin artık bu konforlu cazibeden sıyrılması gerekiyor. Yeni dönemde savunma yatırımları, metropollerin etrafında büyüyen dev yapılar yerine, Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış, birbirinden bağımsız ama koordineli çalışan “hücreler” şeklinde kurgulanmalıdır. Bu yaklaşım, sadece bir sanayi politikası değil; bir varoluş stratejisidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.