Ahmet Hasdemir
HAKİKAT SÜRGÜNDE
Televizyonu açıyorum…
Bir kanalda aynı olaya alkış tutuluyor.
Diğer kanalda aynı olay felaket diye anlatılıyor.
Gazeteleri okuyorum; biri ak dediğine öteki kara diyor.
Sosyal medyaya bakıyorum…
Hakikati arayan neredeyse yok.
Herkes kendi tarafının tezahüratını yapıyor.
Sonra kendi kendime şu soruyu soruyorum:
Gerçekten tarafsız kalabilen bir haber kanalı kaldı mı?
Vicdanını partisinin önüne koyabilen kaç siyasetçi var?
Kalemini makamın, menfaatin ya da gücün değil; hakikatin emrine veren kaç gazeteci, kaç yazar, kaç yorumcu kaldı?
Anlaşılan o ki güç sahipleri, hakikati sürgüne göndermiş.
Eskiden insanlar fikirlerini savunurdu.
Bugün ise fikirlerden çok taraflar savunuluyor.
Eskiden yanlış, kim yaparsa yapsın yanlıştı.
Bugün ise yanlışın kendisine değil, kimin yaptığına bakılıyor.
Kendi tarafından geliyorsa "strateji", karşıdan geliyorsa "ihanet" deniliyor.
İlkeler, aidiyetlerin gölgesinde silikleşti.
Vicdan, sadakatin emrine girdi.
Akıl sustu; sloganlar konuşmaya başladı.
Çünkü düşünmek emek ister.
Alkışlamak ise çok daha kolaydır.
Bir kesim yıllarca adaletten, emekten ve özgürlükten söz etti.
Peki bugün…
İnsanı, emeği, toprağı ve geleceği ilgilendiren büyük meselelerde aynı cesareti gösterebiliyor mu?
Yoksa eleştiriler sadece işine gelen adreslere mi yöneliyor?
Diğer kesim ise yıllarca ahlakı, maneviyatı ve adaleti en büyük değer olarak anlattı.
Peki bugün…
Kendi tarafındaki yanlışlar karşısında aynı kararlılığı gösterebiliyor mu?
Yoksa adalet, sadece rakiplere hatırlatılan bir kavrama mı dönüştü?
İşte asıl kırılma burada başlıyor.
Çünkü hakikat taraf seçmez.
Adalet rozet taşımaz.
Vicdanın siyasi kimliği olmaz.
Bugün ekranlarda izlediğimiz tartışma programlarının büyük bölümü, gerçeğin arandığı yerler olmaktan çıktı.
Artık onlar, kendi kitlesini alkışlatan propaganda sahnelerine dönüştü.
Yorumcular gerçeği anlatmıyor.
Bağlı oldukları çizginin söylemlerini tekrar ediyor.
Gazeteciler soru sormuyor, soramıyor.
Siyasetçiler millete konuşmuyor; kendi taraftarını diri tutmaya çalışıyor.
Herkes kendi yankı odasında, kendi sesini dinliyor.
Kimse hakikatin sesine kulak vermek istemiyor.
Çünkü hakikat alkış istemez.
Hakikat rahatsız eder.
İnsanı önce kendi vicdanıyla yüzleştirir.
İşte bu yüzden en zor olan, başkasını eleştirmek değil; kendi tarafının yanlışına "Yanlış." diyebilmektir.
Oysa bir toplumu ayakta tutan şey, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Bir toplumu ayakta tutan; farklı düşünse bile hakikate aynı saygıyı gösterebilen insanların varlığıdır.
Gerçek aydın, kendi tarafının alkışını kaybetmeyi göze alabilendir.
Gerçek gazeteci, güce değil gerçeğe yaslanandır.
Gerçek siyasetçi ise kalabalığın peşinden yürüyen değil; gerektiğinde kendi tarafına da "Burada yanlış var." diyebilendir.
Çünkü gerçeği bildiği hâlde susmak, hakikatin sürgününe ortak olmaktır.
Hakikat sürgünde olabilir.
Ama onu aramazsak, kaybeden hakikat değil, biz olacağız.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.