Ahmet Hasdemir
ETİKETLERİN GÖLGESİNDE
Bilge kişiye sormuşlar: “İnsan ne zaman eksilir, bozulur?” Demiş ki: “Sahip olduklarını kendinden sanmaya başladığı zaman.”
Bugün etrafımıza baktığımızda, insanoğlunun tam da bu derin yanılsamanın ortasına düştüğünü görüyoruz. Şehrin yüksek binaları, altımızdaki lüks otomobiller, kartvizitlere sığdırmaya çalıştığımız süslü unvanlar ve kapısını çalmakla övündüğümüz makamlar… Hepsini bir terazinin kefesine koysak, acaba bir insanın haysiyetinden ve duruşundan daha mı ağır gelir?
Ne yazık ki çağımız; nesnelerin insanlardan daha değerli görüldüğü, kabuğun özü yuttuğu, görünmenin olmaktan çok daha fazla alkış aldığı garip bir panayıra dönüştü. İnsanlar artık varlıklarını erdemleriyle, sadakatleriyle ya da ürettikleri sessiz iyiliklerle değil; sahip olduklarını başkalarının gözüne ne kadar gösterebildikleriyle ispatlama telaşında.
Oysa insanın kendisini sürekli gösterme ihtiyacı, çoğu zaman içindeki bir boşluğun işaretidir. Unutuyoruz ki makamın, servetin ve etiketlerin arkasına saklananlar; o etiketler üzerlerinden sıyrılıp alındığında, geriye yalnızca gerçek kişilikleriyle kalırlar.
Hele bu teşhir arzusu dijital dünyanın sınırsız vitrinleriyle birleşince, insanlığın mahremiyeti de giderek yara alıyor. Eskiden iyilik bile gizlice yapılırdı. Sadaka verenin sağ eli sol elini görmez, bir garibin duası kimseye ilan edilmezdi.
Şimdilerde ise yenilen yemekten gidilen mekâna, dağıtılan yardımdan aile hayatının en mahrem anlarına kadar her şey sanal vitrinlerde sergileniyor. İnsanlar yalnızca sahip olduklarını değil, manevi duygularını ve çocuklarının başarılarını bile birer gurur vesilesi olarak paylaşmaktan çekinmiyor.
Evlatlarımızı makamların sahibi yapmak için gösterdiğimiz çabanın yarısını, onları mütevazı ve ahlaklı birer şahsiyet olarak yetiştirmeye ayırmıyorsak, ortada övünülecek bir başarıdan çok, yetiştirilmesi yarım kalmış bir hayat vardır.
Güçlüye yaranmayı zanaat edinen, unvana hürmet edip insana değer biçmeyi unutan bu anlayış; toplumu da adım adım bir riyakârlık sarmalına çekiyor.
Tarih, yeryüzünde bükülmez sanılan bileklerin, yıkılmaz sanılan sarayların ve mağrur hükümdarların hikâyeleriyle dolu. Ne çok güvendiğimiz mülkler bizimle gelecektir son durağa ne de göğsümüzü kabartan yaldızlı unvanlar.
Toprağın altına girildiğinde o şaşaalı dünyadan geriye ne bir cip, ne bir plaza ne de kapısında bekleyen adamlar kalır. Üzerimize örtülecek birkaç metre bezin dışında hiçbir şeyi yanımızda götüremeyeceğimiz bu imtihan dünyasında; hırsa, gösterişe ve kibire kul olmak akıl kârı değildir.
İnsanı insan yapan, sahip olduğu dünyalıklar değil; yürüdüğü yolun doğruluğudur. Asıl zenginlik, gösterişli bulvarların kalabalık alkışlarında değil; mütevazı insanların gönlünde iz bırakabilmektir.
Belki de artık maskeleri, kartvizitleri ve sahte aynaları bir kenara bırakıp kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır: Bütün etiketler üzerimizden çıkarıldığında geriye ne kalacak?
Çünkü ömür dediğimiz bu kısa yürüyüşün sonunda bizi kurtaracak olan şey; unvanlarımız, servetimiz ya da başkalarının bize biçtiği değer değil; Rabbimize sunduğumuz samimi bir kulluk, arkamızda bıraktığımız iyilikler ve O’nun huzuruna götürebildiğimiz lekesiz bir vicdan ve hesap defteri olacaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.