YEŞİLİN KALBİNE YOLCULUK

Bazı yolculuklar vardır; dönüşte aklınızda sadece çektiğiniz fotoğraflar kalmaz. Birkaç güzel insan, birkaç samimi sohbet ve gönlünüze dokunan hatıralar da hafızanıza sessizce yerleşiverir.

Geçtiğimiz hafta sonu, SİVDAK (Sivas Doğa Sporları Arama Kurtarma Kulübü) üyesi on iki arkadaş Kastamonu yollarına düştük. Kulüp Başkanımız Mehmet Baysal'ın hazırladığı programın gönüllü rehberliğini, bölgeyi adım adım araştıran arkadaşımız İsmail Hakkı Ergül üstlenmişti. Cumartesi sabahı saat dörtte Sivas'tan ayrılırken, henüz şehir uykudaydı ama bizim içimizde tatlı bir heyecan vardı.

İlk molamızı Tokat'ın Turhal ilçesinde verdik. Yöresel ekmek yapan bir fırından sıcacık ekmeklerimizi aldık. Daha sonra Amasya'nın Suluova ilçesinde, güllerle çevrili bir dinlenme tesisinin çardağında, evlerimizden getirdiğimiz yiyeceklerle kahvaltımızı yaptık. Sabahın serinliği, gül kokuları ve dost sohbetleri eşliğinde yapılan o mütevazı kahvaltının tadı hâlâ damağımızda.

Direksiyonda çoğunlukla Ahmet Yurtseven vardı. Gerektiğinde İsmail Hakkı Ergül ona destek oluyor, diğer araçta ise Seda ve Derya kardeşler dönüşümlü olarak yol alıyordu.

Kastamonu sınırlarına girdiğimizde ise manzara değişmeye başladı. Yol boyunca uzanan ormanlar insanı hayran bırakıyordu. Sadece çam değil; adını bilmediğimiz nice ağaç türü, yemyeşil dağlar ve güçlü bir orman dokusu... İnsan, Küre Dağları'nın neden ülkemizin en önemli doğal zenginliklerinden biri olarak kabul edildiğini daha ilk bakışta anlıyor.

Öğleden sonra Horma Kanyonu'na ulaştık. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün burada yaptığı tesisler gerçekten takdirlik olmuş. Geniş otoparklar, düzenli sosyal alanlar ve örnek sayılabilecek bir çevre düzenlemesi...

Ancak asıl büyüleyici olan kanyonun kendisiydi.

Çelik taşıyıcılar üzerine kurulmuş ahşap yürüyüş yolunda ilerledikçe, doğanın milyonlarca yılda meydana getirdiği muhteşem bir eserin içinde yürüdüğümüzü hissediyorduk. Bazı yerlerde su yatağı neredeyse iki yüz metre aşağıdaydı. Derin vadiler, sarp kayalıklar ve mağaralar arasında geçen yaklaşık iki saatlik yürüyüşün sonunda Ilıca Şelalesi'ne ulaştık.

Şelalenin serinliği yorgunluğumuzu aldı.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, günün en güzel hatıraları henüz bitmemişti. Meğer Ilıca Köyü Camii'nin bahçesinde bizi bambaşka bir güzellik bekliyormuş.

Araçları park ettiğimiz yerden almak için iki arkadaşımızı götüren minibüsçülerden birisinin aynı zamanda köyün muhtarı olduğunu öğrendik. Bize caminin bahçesinde kamp kurabileceğimizi söyledi. Yeni restore edilen cami, ahşap kaplamaları ve zarif mimarisiyle yöreye ayrı bir güzellik katıyordu.

Biz çantalarımızı yerleştirirken caminin imamı güler yüzüyle yanımıza geldi.

Bizi görünce duyduğu sevinci tarif etmek kolay değildi.

Sanki uzun zamandır beklediği misafirleri gelmiş gibiydi.

İki yılı aşkın süredir burada görev yaptığını, köyde evlerin birbirinden uzak olması sebebiyle vakit namazlarını çoğu zaman tek başına kıldığını, cuma namazlarında bile cemaatin çok az olduğunu, bütün gayretine rağmen bunu artırmakta zorlandığını ve bu durumun kendisini üzdüğünü samimiyetle anlattı.

Biz de ikindi namazından itibaren ertesi sabah ayrılıncaya kadar namaz kılan arkadaşlarla birlikte hocamızı yalnız bırakmadık. Beş vakit namazımızı birlikte cemaatle eda ettik.

Belki sayımız çok değildi ama o küçük köy camisinde aynı safta omuz omuza dururken hissettiğimiz kardeşlik duygusu, uzun yıllar hafızamızdan silinmeyecek kadar güzeldi.

Hocamız bizi evine davet etti.

"Ben bekârım, ne olur evime gelin, çadır kurmayın." diye defalarca ısrar etti.

Fakat bizim yanımızda yatacak malzemelerimiz de vardı, yiyecek erzakımız da...

Onu zahmete sokmak istemedik.

Aksine, soframıza hocamızı misafir ettik.

O bize ikram etmek istiyordu, biz ise ona.

Belki de dostluğun en güzel tarafı buydu.

Gece ilerledikçe hocamız evinden minderler taşıdı. Yerde yatmayalım diye adeta etrafımızda pervane oldu. Hiçbir şey eksik kalmasın diye çırpınıp durdu.

Sabah erkenden yola çıkacağımız için kendisini rahatsız etmek istemedik. Caminin yardım sandığına gönlümüzden kopan katkılarımızı bırakarak sessizce ayrıldık.

Dönüş yolunda bir eksiklik olduğunu hissettim. Telefon numarasını da almamıştık, "Bu değerli kardeşimizi belki de bir daha göremeyeceğiz." diye düşündüm. Sonunda bağlı bulunduğu ilçe müftüsünü aradım. "Sayın Müftüm," dedim, "siz gerçekten çok değerli bir personele sahipsiniz. Böyle samimi, böyle misafirperver, böyle gönlü zengin bir hocanız olduğu için gurur duyabilirsiniz."

Karşı taraftaki memnuniyeti sesinden hissetmek mümkündü.

Sanıyorum hocamız için söylenebilecek en güzel teşekkür de buydu.

İkinci günde yeni rotamız Valla Kanyonu'ndaki Burgu Terası oldu. Sisler arasında kalan o muhteşem manzara, ince ince yağan yağmur altında daha da güzelleşmişti. Dünyanın en derin kanyonlarından biri kabul edilen Valla Kanyonu'nda, Burgu Terası'ndan aşağıya bakarken başımız döndü. Bunun sebebi yüzlerce metre aşağıdaki derinlik miydi, yoksa karşımızdaki manzaranın büyüleyici güzelliği mi, doğrusu ayırt etmek kolay değildi.

Daha sonra Kastamonu merkeze geçtik. Bol bol hatıra fotoğrafları çektik.

Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi'ni ziyaret ettik. Asa suyundan içtik.

Münire Sultan Medresesi'ni ve Nasrullah Camii'ni gezdik.

Çekme helvamızı aldık. Etli ekmek, banduma ve ekşili pilavın tadına baktık.

Ve akşam saatlerinde dönüş yoluna koyulduk.

Pazartesi sabaha karşı saat iki civarında yeniden Sivas'taydık.

Arkamızda kat ettiğimiz uzun bir yol kalmıştı.

Belki yıllar sonra nerede ne yediğimizi de unutacağız, kaç kilometre yol yaptığımızı da...

Ama Küre Dağları'nın o eşsiz yeşilini, Horma Kanyonu'nun heybetini, Burgu Terası'nda sislerin arasına karışan o büyüleyici manzarayı, aynı araçta kilometrelerce yol aldığımız dostlarımızla yaptığımız sohbetleri, birlikte paylaştığımız sofraları, geç vakitlere kadar süren muhabbetleri ve yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan güzel insanların samimiyetini unutacağımızı hiç sanmıyorum.

Çünkü insan, bazen en güzel manzaraları dağların zirvelerinde değil, başka insanların gönlünde bulabiliyor.

Ve galiba hayat dediğimiz uzun yolculuk, biraz da güzel insanlar biriktirmekten ibaret olsa gerek...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ahmet Hasdemir Arşivi

İŞİNİ AŞKLA YAPACAKSIN

15 Haziran 2026 Pazartesi 11:03

BİR ŞEHRİN KAPILARINI DOSTLUK AÇAR

08 Haziran 2026 Pazartesi 10:08

ZİRVEYE DEĞİL, KENDİMİZE YOLCULUK

01 Haziran 2026 Pazartesi 13:52

ŞAHSİYET Mİ, TESLİMİYET Mİ?

18 Mayıs 2026 Pazartesi 10:56

OKULLARIMIZDA TECRÜBE KONUŞMALI

10 Mayıs 2026 Pazar 13:09

SAVUNMA SANAYİ

04 Mayıs 2026 Pazartesi 14:20

SİYASETİN ETİKETİ Mİ, ÖZÜ MÜ?

27 Nisan 2026 Pazartesi 12:28

BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ SİVAS’IN HAKKIDIR

13 Nisan 2026 Pazartesi 14:59