Ahmet Hasdemir
6 ŞUBAT: SAAT 04.17
6 Şubat 2023 saat 04.17… Uykunun en derin yerinde, hiç tanımadığım bir uğultuyla uyandım. Önce rüya sandım. Sonra yatağın altından geçen o uğursuz dalga gerçeği yüzüme çarptı: Deprem oluyordu.
“Bir şey olmaz, birazdan geçer” diye kendimi avutmaya çalıştım. Çünkü insan, aklının almadığı felaketi önce inkâr ediyor. Ama geçmedi… Daha da şiddetlendi. Tavandaki avize bir fırtınaya yakalanmış gibi savruluyor, perdeler sanki camdan içeri dolan görünmez bir rüzgârla çırpınıyordu. Kapalı kapı kendi kendine açılıp kapanıyor, duvarlardan derin bir homurtu yükseliyordu. O an anladım: Güvendiğimiz zemin ayağımızın altından kayıyordu.
Zaman durdu sandım. Bir dakika bir asra dönüştü. İnsan o an ne yapacağını değil, neye tutunacağını düşünüyor. Dua mı, kapı eşiği mi, sevdiklerinin sesi mi… Çaresizlik insanın içine buz gibi yerleşiyor.
Sabah olduğunda öğrendik ki yaşadığımız sadece bir deprem değil, bir milletin kaderine kazınacak bir kırılmaydı. Kahramanmaraş merkezli 7,7 büyüklüğündeki depremin ardından, on arkadaşımla birlikte ilk yardım için yola çıktık. Hava tam anlamıyla kar, kış, kıyametti. Tipi, ayaz, buz kesmiş yollar… Sanki tabiat da yaşanan acıya eşlik ediyordu. Biz yolda güvenle menzile ulaşmaya çalışırken ikinci depreme yakalandık. Elbistan merkezli yaşanan ikinci büyük deprem, yıkımın boyutunu kat kat artırmıştı.
Bölgeye vardığımızda kelimeler anlamını yitirdi. Gözlerimin gördüğünü kalemim yazamaz. Enkaz başında bekleyen bir gözü yaşlı annenin çaresiz bakışı, bir babanın elleriyle taşı kaldırmaya çalışması, soğukta battaniyeye sarılmış yaşlılar ve çocuklar… İnsan orada sadece yardım etmiyor; insanlığın en çıplak hâline şahit oluyor.
Resmî rakamlara göre on binlerce canımızı kaybettik. 11 il yerle bir oldu. Yüz binlerce bina ya yıkıldı ya ağır hasar aldı. Milyonlarca insan evsiz kaldı. Kışın ortasında elektriksiz, susuz, ısınmadan yoksun şehirler… O günler sadece arama kurtarma mücadelesi değil, insan onurunu ayakta tutma mücadelesiydi.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen ekipleri gördüm. Şehirler farklıydı ama gözlerdeki ifade aynıydı: “Bir can daha kurtarabilir miyiz?” Enkazdan çıkan her canlı umut çığlığı, çıkarılan her cansız beden ise içimize saplanan yeni bir bıçaktı.
Ama bu felaket sadece doğanın gücü değildi. Yıkılan binaların altında ihmaller, denetimsizlikler, hatalı projeler, kalitesiz malzemeler, kesilen kolonlar, görmezden gelinen raporlar da vardı. “Deprem öldürmez; ihmal öldürür” sözünün ne demek olduğunu orada, enkaz tozunun içinde anladık.
6 Şubat bize şunu acı şekilde hatırlattı: Türkiye bir deprem ülkesidir. Bu gerçekle kavga ederek değil, onu kabul ederek yaşayabiliriz. Sağlam zemin etütleri, doğru mühendislik, tavizsiz denetim, ranttan uzak şehir planlaması… Bunlar tercih değil, hayati zorunluluktur.
Ama bütün bu teknik derslerin ötesinde bir şey daha öğrendik: Dayanışma hâlâ bu toprakların en güçlü damarıdır. Bir lokmasını paylaşan, tanımadığı çocuğa montunu veren, kilometrelerce öteden gelip enkaz başında nöbet tutan insanlar sayesinde ayakta kaldık.
Bugün, depremin yıl dönümünde takvim yaprakları yine 6 Şubat’ı gösterirken, saat 04.17 artık sadece bir zaman dilimi değil. O saat; kaybettiklerimizin hatırası, kurtarılanların mucizesi, geride kalanların ise omuzlarındaki ağır sorumluluktur.
Kaybettiklerimize rahmet, kalanlara sabır diliyorum. Ama en çok da şunu diliyorum: Bu acıyı sadece anma törenlerinde hatırlayan bir toplum olmayalım. Çünkü unutulan her ders, bir sonraki enkazın temelini atar.
Deprem gerçeği değişmeyecek. Değişmesi gereken biziz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.