Ahmet Hasdemir
DUVARA MI ÇARPILACAK?
22 ve 23. Dönem AK Parti Sivas Milletvekili Selami Uzun’un makalelerinden derlenen “Türkiye’nin Orta Yeri” adlı kitap kütüphane raflarında elime geçti. Aradan yaklaşık 25 yıl geçmiş. Metinler, ülkesini seven, söyleyeceğini ölçüp biçerek söyleyen bir kalemin ürünü. Bu yazımda, biri 1999, diğeri 2001 yılında kaleme alınmış iki metni referans alıyorum.
1999 tarihli yazı, Türkiye’nin o dönemki demokrasi ve özgürlük karnesini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Freedom House verilerine atıfla Türkiye’nin “yarı özgür” ülkeler arasında yer aldığı, siyasi haklar bakımından Güney Afrika, Hindistan ve Brezilya’nın gerisinde kaldığı vurgulanıyor. Özgürlüklerin önündeki en büyük engel olarak “çağdışı ideolojik kuruntular” ve “yerel egemenlikleri yitirme korkusu” gösteriliyor. Devletin özgürlük taleplerine karşı bastırıcı refleksi “ulusal-yerel tutuculuk” olarak tanımlanıyor. Yazı şu soruyla bitiyor: Türkiye, sloganlarla dayatma mı yapacak, yoksa evrensel ilkelerle “dünya vatandaşlığına” mı yönelecek?
2001’deki metin ise AK Parti’nin siyaset sahnesine çıkışını ve kuruluş iddiasını anlatıyor. Devlet merkezli anlayış reddediliyor; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi merkeze alınıyor. Bireyin özgürlüğü, devletin varlık sebebi olarak tanımlanıyor. “İri ve hantal” değil, organize eden, hizmet üreten ve rant dağıtmayan bir devlet modeli savunuluyor. Özgürlüklerin, dış baskılarla değil, “insanımız buna layık olduğu için” hayata geçirilmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor. Türkiye’nin temel sorunu olarak devletle halk arasındaki güven bunalımı gösteriliyor.
Selami Uzun, metnin sonunda hem umutlu hem de uyarıcıdır. Söylemin değil icraatın belirleyici olacağını vurgular. Devletin resmî ideolojisi ile halkın değerleri çatıştığında ne yaşanacağını sorgular ve ‘Duvara mı çarpılacak?’ diye sorar. ‘İmam-Hatipleri RP’ye kapattıran, Apo’yu MHP’ye affettiren, FP’yi ve tabanını Avrupacı, Batıcı çizgiye savuran toplum mühendisleri, acaba AK Parti’ye hangi donu biçtiler?’ demeyi de ihmal etmez.
Gelelim bugüne.
1999’da “yarı özgür” bir ülkeydik.
2001’de yeni bir siyasal hareket, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükçü demokrasi vaadiyle yola çıktı. O metinlerde vaat edilen açıktı: Dayatmayan bir devlet, bireyi ezen değil koruyan bir hukuk, gücü merkezileştirmeyen bir siyaset.
Peki, ne oldu da bugün “özgür olmayan” ülkeler arasındayız? Freedom House’un 2025 raporuna göre Türkiye’nin özgürlük skoru 33/100. Siyasi haklar ve sivil özgürlükler ciddi biçimde gerilemiş durumda.
Bunun ilk nedeni, reformcu ruhun kalıcı kurallara dönüşememesidir. Demokrasi, tamamlanmış bir iş gibi sunuldu. Oysa demokrasi, sürekli denetim isteyen bir süreçtir.
İkinci neden, gücün denetlenmeden merkezileşmesidir. Eleştiri, katkı olmaktan çıkıp tehdit olarak algılanmaya başladı.
Üçüncü neden ise niyetle sonuç arasındaki farkın inkâr edilmesidir. Siyaset niyetle değil, sonuçla ölçülür.
Selami Uzun’un 2001’de çizdiği çerçeve bugün bir çelişki değil, bir ölçüdür. Asıl soru şudur: O idealler terk mi edildi, yoksa fazla mı bulundu?
1999’da uyarı vardı.
2001’de umut vardı.
Bugün ise kaçınılmaz bir muhasebe var.
Sonunda bu harekete de bir don biçildi.
Ve o soru hâlâ ortada duruyor.
Duvara mı çarpılacaktı?
Çarpmanın sesini de duyduk!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.