Şadiye Öztürk
KENDİNE YAKIŞANI YAPMALI İNSAN
"Kendine yakışanı yapmalı insan..."
Hayatta en çok kullandığım cümlelerden biridir bu. Çünkü yıllar içinde gördüm ki insan, eninde sonunda kendi karakterine yakışanı yapıyor. İster siyasetçi olsun, ister iş insanı, ister memur, ister esnaf, isterse sıradan bir vatandaş... Makamlar, unvanlar, servet ya da eğitim seviyesi değişebilir; fakat karakter kolay kolay değişmez. İnsan, olaylar karşısında aslında kim olduğunu davranışlarıyla ortaya koyar.
Bu yüzden birisi hakkında iyi ya da kötü bir şey duyduğumda hemen şaşırmam. Kendi kendime sadece, "Demek ki kendine bunu yakıştırmış." derim. Çünkü insanın yaptığı hiçbir davranış tesadüf değildir. Bir söz söylemeden önce de, bir hareket yapmadan önce de vicdanından geçirir. Eğer onu yapabiliyorsa, demek ki kendi dünyasında bunu doğru bulmuştur. Bu düşünce beni hem insanlara karşı öfkeden uzak tutuyor hem de yaşadığım hayal kırıklıklarını azaltıyor. Herkes kendi aynasına bakarak yaşar.
Hayatta bazı güzellikler vardır ki herkese nasip olmaz. Bir yetimin başını okşamak, yaşlı bir insanın elinden tutmak, düşene destek olmak, ihtiyaç sahibine el uzatmak, kırılan bir gönlü tamir etmeye çalışmak... Bunlar parayla satın alınabilecek davranışlar değildir. Bunlar merhamet ister, vicdan ister, gönül zenginliği ister. Nice zengin insanlar vardır ki bir tebessümü bile çok görür. Nice imkânı kısıtlı insanlar vardır ki elindekini paylaşmaktan mutluluk duyar. Demek ki zenginlik cüzdanda değil, yürektedir.
İnsan bazen en büyük iyiliği güzel bir sözle yapar. Karşısındaki insanı dikkatle dinlemesi bile bir iyiliktir. Bir teşekkür etmek, bir özür dileyebilmek, bir "Kolay gelsin." diyebilmek bile insanlığın inceliklerindendir. Ne yazık ki bugün bunları bile özler hâle geldik.
Günlük hayatımız bunun örnekleriyle dolu. Bir markete, mağazaya, hastaneye ya da kamu kurumuna girdiğimizde bizi güler yüzle karşılayan bir görevli görünce şaşırıyoruz. İşini severek yapan, sabırla yardımcı olan insanlarla karşılaşınca defalarca teşekkür ediyoruz. Çünkü artık nezaket sıradan bir davranış olmaktan çıktı, neredeyse rastlanması zor bir meziyet hâline geldi.
Oysa güler yüzün hiçbir maliyeti yoktur. Tatlı bir dilin kimseye zararı olmaz. İnsanlara saygılı davranmak için zengin olmaya da gerek yoktur. Bunlar karakter meselesidir. Kendine saygısı olan insan, karşısındakine de saygı gösterir.
Belki o göreve gelebilmek için yıllarca emek verdi. Sınavlara hazırlandı, uykusuz geceler geçirdi, hayaller kurdu. Nihayet istediği işe kavuştu. Fakat zamanla ilk günkü heyecanını kaybetti. Artık tek düşündüğü ay sonunda alacağı maaş oldu. Oysa bir işi değerli yapan sadece kazancı değildir. İnsan yaptığı işe ruhunu katmadıkça, o iş sadece yerine getirilmiş bir görev olarak kalır.
Unutmamak gerekir ki çalıştığımız her yerde aslında yalnızca kurumumuzu değil, kişiliğimizi de temsil ederiz. İnsanlar bizi mesleğimizle değil, onlara nasıl hissettirdiğimizle hatırlar. Bir doktorun şefkatini, bir öğretmenin ilgisini, bir memurun anlayışını, bir esnafın samimiyetini yıllar geçse de unutmayız. Çünkü insanın hafızasında davranışlar, sözlerden daha uzun yaşar.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey belki de budur: Birbirimize biraz daha anlayış göstermek, biraz daha nezaketli olmak, biraz daha vicdanlı davranmak. Kimse büyük kahramanlıklar yapmak zorunda değil. Ama herkes bulunduğu yerde insan olmanın gereğini yapabilir.
Hayatın sonunda ne kadar kazandığımız, hangi makamda oturduğumuz, kaç kişiyi yönettiğimiz çok da önemli olmayacak. İnsanlar bizi; kırdığımız gönüllerle mi, yoksa dokunduğumuz hayatlarla mı hatırlayacak? Asıl soru budur.
Bu yüzden ben hâlâ aynı cümleyi söylemeye devam ediyorum: İnsan kendine yakışanı yapmalı. Çünkü insanın gerçek kimliği, en çok kimsenin onu denetlemediği anlarda ortaya çıkar. İyiliği de kötülüğü de önce insan kendine yakıştırır. Sonra hayata yansıtır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.