Şadiye Öztürk
Kimin Suçu?
Bugünlerde öyle olaylar yaşanıyor ki insan hem ürperiyor hem de derin bir endişeye kapılıyor. Artık çocuklarımızı en güvenli bildiğimiz yerlere, okullara bile gönül rahatlığıyla gönderemez hale geldik. Eğer okulda bile böyle olaylar yaşanıyorsa; parka, sokağa, çarşıya nasıl güveneceğiz? Kime, neye güveneceğiz? Ve en önemlisi: Bu durumda kimi suçlayacağız?
Sosyal medyaya baktığımızda herkesin farklı bir suçlu aradığını görüyoruz. Kimi idareyi suçluyor, kimi bakanlığı, kimi polisi, kimi aileyi… Hatta işi dış güçlere kadar götürenler bile var. Herkesin kendine göre bir yorumu var ama asıl mesele hâlâ ortada duruyor: Bu çocuklar neden ve nasıl bu noktaya geliyor?
Daha da düşündürücü olan ise şu: Suç işleyen çocukların profiline baktığımızda çoğu zaman ailelerinin eğitim seviyesinin yüksek olduğunu, ekonomik olarak da ciddi bir sorun yaşamadıklarını görüyoruz. O halde problem nerede? Asıl üzerinde durulması gereken nokta bu.
Beni en çok düşündüren konu ise bu çocukların suç aletlerine nasıl bu kadar kolay ulaşabildiği ve nasıl bir psikolojiyle bu eylemleri gerçekleştirebildiğidir. Bu kadar öfke, bu kadar cesaret, bu kadar vicdansızlık nasıl oluşur? Bu soruların cevabı bireysel tahminlerle değil; psikologlar, sosyologlar ve uzmanlar tarafından bilimsel olarak araştırılmalı, nedenler ve çözümler acilen ortaya konulmalıdır.
Sorunun kaynağı nerede? Ailede mi, eğitim sisteminde mi, çevrede mi, yoksa sosyal medyada mı? Belki de hepsinin bir parça etkisi var. Çocukların izlediği içerikler, oynadığı oyunlar, maruz kaldığı dil ve davranışlar… Hepsi bir bütün olarak bu süreci şekillendiriyor olabilir.
Bugün televizyon dizilerine baktığımızda şiddetin adeta normalleştirildiğini görüyoruz. Çoğu yapımda hukuk yokmuş, ceza yokmuş gibi bir algı yaratılıyor. İnsanlar suç işliyor, hayatlarına lüks içinde devam ediyor. Bu nasıl bir mesajdır? Hangi değerleri aşılamaktadır?
Sadece diziler değil; gündüz programları, yarışmalar hatta yemek programlarında bile kavga, hakaret ve saygısızlık ön planda. Bu görüntüler sürekli tekrarlandıkça, toplumda normalleşme riski taşıyor. Oysa şiddetin hiçbir türü “normal” değildir ve olmamalıdır.
Bu noktada ailelere de büyük sorumluluk düşüyor. Çocuklarla güçlü bir iletişim kurmak, onları yakından takip etmek ve davranışlarındaki değişimleri fark etmek hayati önem taşıyor. Çünkü sevgiyle büyüyen, ailesiyle sağlıklı iletişim kuran bir çocuk; bu denli ağır eylemlere yönelmeden önce mutlaka bir sinyal verir.
Ne yazık ki bu tür olaylar sadece mağdur olan çocukları değil, tüm toplumu derinden etkiliyor. Artık çocuklar kadar ebeveynler de korku içinde yaşıyor. İnsanlar çocuk sahibi olmaktan bile çekinir hale geliyor. Çünkü ne kadar iyi yetiştirirsen yetiştir, başka birinin çocuğu gelip seninkinin hayatını karartabiliyor.
“Allah hayırlısını versin” deriz hep. Çocuğun da, komşunun da, arkadaşın da hayırlısı… Ama bugün gelinen noktada bu sözün anlamı çok daha derinleşmiş durumda.
Televizyonlarda getirilen yayın kısıtlamaları bir nebze etkili olabilir ama sosyal medyanın kontrolü çok daha zor. Bu nedenle çözüm; sadece yasaklarla değil, bilinçle, eğitimle ve değerlerle mümkün olabilir.
Bir zamanlar başka ülkelerde gördüğümüz, hayretle izlediğimiz olayların artık bizim ülkemizde de yaşanıyor olması son derece düşündürücüdür. “Nasıl olur?” dediğimiz ne varsa, artık hayatımızın bir parçası haline gelmeye başladı.
Sonuç olarak; eğer dinimizi, geleneklerimizi, kültürümüzü ve en önemlisi aile yapımızı koruyamazsak, geleceğimizi yani çocuklarımızı da koruyamayız. Bu sadece bir temenni değil, açık bir gerçektir.
Umarım bu tür acı olaylar bir daha yaşanmaz. Umarım çocuklarımız güvenle büyüyebilecekleri bir dünyada yaşar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.